|
|
 |
 |
Okunma |
|
41 |
SİLLYON
Perge ve Aspendos arasında yer alan bu Pamphylia şehri, yamaçları neredeyse
tamamen dik, üzeri ise düzlük bir tepede kurulmuştur. Bu tepe, olağan dışı
fiziksel yapısıyla uzaktan bile görülebilir. Strabo, yazılarında denizden kırk
stad ya da 7.2 kilometre içerde olan bu şehrin Perge’den görülebileceğini ifade
eder.
Diğer tüm Pamphylia şehirleri gibi, Sillyon’un da genel olarak Truva
Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Calchas isimli kahramanlar tarafından kurulduğu
kabul edilir. Sillyon’da bulunan bir heykel kaidesinde Mopsos’un ismi yazılıdır.
Sillyon M.Ö. üçüncü yüzyılda kendi adını taşıyan madeni parasını basmaya
başlamıştır. Muhtemelen Roma döneminde Sillyon olarak değişen şehrin ismi, bu
paraların üzerinde Sylviys olarak geçer.
Tarihte Sillyon ismine, Arrianos’un Büyük İskender’in seferleri hakkındaki
notlarına kadar neredeyse hiç rastlanmamıştır. Bu notlar, Perge halkının aksine
Sillyon halkının Büyük İskender’e karşı düşmanca davrandığını belirtir.
Askerlerin yanı sıra paralı askerlerden de destek alarak kendilerini iyi müdafaa
etmişlerdir. Sillyon’un her açıdan Pers döneminden beri askeri bir üs olduğu
görülür, Helenistik, Roma, Bizans ve Selçuklu çağlarından kalan harabeler ve
surlar şehrin askeri kimliğini uzun süre koruduğunu gösterir.
Yanköy’den tepeye doğru düz patikayı tırmanan birinin karşılaşacağı ilk şey
aşağı giriş kapısıdır. Bu kapı, iki dikdörtgen kule ve at nalı şeklinde bir
avludan oluşur. Kapı, planlarıyla ve duvar işçiliğiyle Perge’nin Helenistik
kapısına benzer. Buradan yola çıkılırsa, kapı M.Ö. üçüncü yüzyıla
tarihlendirilebilir.
Sillyon sarp kenarlı bir tepenin üzerinde kurulduğundan şehri surlarla
kuşatmaya gerek duyulmamıştır. Sadece eğimin en az olduğu batı ve güneybatı
bölümlerinde surlar, kuleler, siperler dikilmiştir. Bunlar, özenli bir taş
işçiliği ve büyük teknik uzmanlık sergiler.
Şehrin en eski kalıntıları ana giriş kapısının kuzeydoğusundadır. Burada bir
kişinin ilk karşılaştığı yapı, Bizans döneminden kalan iki katlı, yüksek duvarlı
bir binadır. Yapı iyi bir durumda da olsa işlevi henüz anlaşılamamıştır. Bu
yapının sonunda, Sillyon’un en önemli yapılarından biri, Helenistik döneme ait
7x55 metre boyutunda bir palaestra vardır. Palaestra’nın batı duvarında 10 tane
değişik boyutlarda pencere vardır. Biraz daha ileride zarif kapısı olan ve
duvarları özenle yapılmış küçük bir Helenistik yapı vardır. Yapının ünü, kapının
üzerindeki yerel Pamphylia lehçesi ile yazılmış yazıttan gelmektedir. 30 satır
uzunluğundaki yazıt, bugün bu lehçe ile yazılmış bilinen en uzun ve en önemli
belgedir. Ne yazık ki, daha sonraki tarihlerde kapıda bir delik açılarak yazıtın
bir bölümü yok edilmiştir. Yunan harfleri ile yazılan bu lehçe, M.S. birinci
yüzyıla kadar Pamphylia’nın genişçe bir kısmında kullanılmışsa da, bu tarihten
sonra giderek unutulmuş ve yerini Yunanca’ya bırakmıştır.
Platonun güney ucunda üzücü bir manzara ile karşılaşılır. Avusturyalı
araştırmacı Lanckoronski’nin seyahat notlarında 1884’te devlet tarafından çok
iyi korunduğunu belirttiği Sillyon tiyatrosu ve onun hemen yanındaki odeon
1969’daki toprak kaymasında tepeden aşağı göçmüş ve geriye sadece caeva’nın
seyircilerin oturduğu 11 sıra basamağı kalmıştır.
Tiyatrodan hemen sonra, yanlarında tırabzanları olan taş merdivenler, kare ve
ya dikdörtgen planlı o dönemin titiz tipik taş işçiliğiyle yapılmış Helenistik
dönem evlerine çıkar. Doğuya doğru gidilirse, küçük bir Helenistik tapınakla
karşılaşılır. 7.30X11.00 metre ölçülerindeki bir podyumun üzerinde yükselen
tapınağın ana salon duvarları ve dış kolonların tabanındaki duvar halen
durmaktadır. Varolan mimari kalıntılardan tapınağın ön cephesi sütunlu Dor
tarzında olduğu anlaşılır.
Onüçüncü yüzyılın başlarından itibaren, Selçuklular, tıpkı diğer bazı
şehirlerde yaptıkları gibi, Sillyon’a da küçük gruplar halinde yerleşmişlerdir.
Selçuklular geleneklerine bağlı olarak acropolis’te küçük, ince duvarlı,
mazgallı siperi olan bir kale yapmışlardır. Selçuk döneminden günümüze kalan en
ilgi çekici yapı acropolis’in kuzeybatı kısmındaki kare, kubbeli camidir.
Acropolis’in doğu ucunda birkaç Bizans ve Selçuk yapısından başka önemli bir
kalıntı yoktur. Üst kapıdan köye dönerken iyi muhafaza edilmiş kuleye ulaşmadan
önce, sade mezarlardan oluşan necropolis (mezarlık) alanından geçilir. Kare
planlı kulenin iki katı vardır ve alt kata açılan bir kapısı bulunmaktadır. Üst
kısımdaki siperlere açılan kapılar savunma amaçlı yapılmıştır. Stadyum kulenin
güneybatısındaki terasta yer almaktadır. Oldukça kötü durumdadır; geriye sadece
batı kenarı boyunca uzanan tonozların üzerindeki seyirci sıraları kalmıştır.
Bölgede muhtemelen ihtiyacı karşılayacak yeterli su kaynağı bulunmamaktaydı
çünkü Helenistik dönemden itibaren kapalı ve açık su sarnıçlarının yapımına önem
verildiği açık şekilde görülmektedir.
Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün
“Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir
|