|
|
 |
 |
Okunma |
|
48 |
ESKİDEN ANADOLU'DA YAŞAYAN HALKLARIN DİLLERİ
H a t t i Dili:
Hatti dili, Hitat çiviyazılı metinlerde Hattili olarak görünmektedir.
Bazı araştırmacılar tarafından Proto-Hititçe olarak adlandırılan Hatti
dili, Kızıl Irmak kavsinde ve daha kuzey bölgelerde konuşulan
substratum dillerinden bir tanesidir. Hint-Avrupa'lı Hititlerin
gelişinden önce burada yaşayan dil, Hatti dili idi. Aslında Hititçe
teriminin bu dil için kullanılması daha doğru olurdu. Fakat ülkenin
adıyla Hititlerin konuştukları dil, ilk araştırmalarda aynı tutulmuş ve
sonradan Hititlerin kendi dillerine başka bir ad verdikleri
anlaşıldıktan sonra da bu yanlışlık, karışıklığa neden olmamak için
düzeltilmemiştir. Hitit metinlerinde, Hititli katipler tarafından
yazılmış Hatti dili ile ilgili bölümler bulunmaktadır ve bunlar daha
çok dinle ilgili konuları içermekte, yani ritualler, büyüler, ilahiler,
münacatlar ve mitoslardan meydana gelmektedir. Hint-Avrupa'lıların
Anadolu'ya gelmesinden önce, Hattilerin Anadolu'da bulundukları zaman
dilimlerinin uzunluğunu araştırmak şimdilik imkansız görünüyor, fakat
Yeni Hitit Devleti (MÖ c. 1400 - c. 1190) süresince Hattı dilinin ölü
bir dil olduğu belirgin bir şekilde kendini göstermektedir.
Hatti
dili ile ilgili çalışmalar, 1922'de Alman Asyrolog Emil O. Forrer'in
çabalarıyla başladı. 1935'de Hititolog Hans G. Güterbock, Winckler'in
1905 - 12 yılları arasında yapmış olduğu kazılardan elde edilmiş olan
Hatti dili ile ilgili belgeleri tamamen yayınladı. Konu üzerindeki
önemli çalışmalar, bundan sonrada sürdürüldü. Hititçe: Hitit dili,
1905 yılından itibaren Alman arkeologları tarafından kazılmış olan
Boğazköy -Hattuşa devlet arşivinde korunmuş olan yaklaşık 25.000 tablet
ve tablet parçacıklarından bilinmektedir. Hitit dili, çiviyazılı
metinlerde Nesili / Nasili veya Nesumnili «Ne-şa kentinin dili» olarak
kendini göstermektedir. Hitit dili ile ilgili lik dilbilimsel veriler,
MÖ c. 1900 ve 1720 yılları arasında Anadolu'da, özellikle Kayseri
yakınlarındaki Kültepe Karumu'nda yasayan Asurlu tüccarların,
Asurca'nın Eski Lehçesinde yazılmış ticari belgelerinde rastlanan bazı
terimlerde ve özel isimlerde bulunmaktadır.
Hitit çivi yazılı
tabletler, Hititlerin başkenti Boğazköy-Hattuşa'dan başka yerlerde
nadiren ele geçmektedir. Başka bölgelerden, yani Tarsus, Alalah, Ugarit
ve Amarna'dan dağınık örnekler bulunmuştur. Son yıllarda Zile
yakınlarındaki Masat Höyük'te ise, yeni bir arşiv ortaya çıkarılmıştır.
Bu bulgular, büyük bir Hitit devletinin özelikle MÖ c. 1400 ilâ c. 1190
yılları arasında göstermiş olduğu gelişmeye delil teşkil etmektedirler.
Şimdiye değin keşfedilmiş olan Hint-Avrupa dillerinin yazılı en eski
örneklerini de ortaya koyan Eski Hititçe, MÖ c. 1700-1500 yılları
arasındaki Eski Hitit Devleti döneminden kalan ve «eski duktus»
tarzında yazılmış olan tabletlerden bilinmektedir. MÖ c. 1500-1400
yılları arasında kalan «Karanlık Çağ» bazen Hitit dilinin Orta Evresi
olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte, Eski ve Orta Hitit dönemi
metinlerinin pek çoğu, sonraki devlet döneminden kalan kopyalarda
korunmuştur.
Boğazköy-Hattuşa arşivi, Büyükkale'deki değişik
yerlerde, Büyük Tapınak Yapısında, «Yamaçtaki Ev»de bulunmuştur.
Metinlerin çoğunluğu, kehanetler, ilahiler, dua'lar, söylenceler,
ritualler ve bayramlar gibi dini konularla ilgili olmasına rağmen, bu
arşivler, tarihi, politik, yönetimle ilgili, edebi ve yasal özellikteki
konularla da ilgilidir. Hititli katipler tarafından benimsenmiş olan
çiviyazısı sistemi, Alalah yedinci tabakadaki MÖ 17. yy. tabletlerinde
çok görülen duktus ve biçim özelliklerine yakın bir şekilde benzeyen
Mezopotamya kökenli bir yazı sisteminin bir variyantı olarak
görünmektedir. Gene çiviyazısının, MÖ 1650'den hemen sonra, Eski Hitit
Devletinin ilk yıllan süresince Suriyeli katiplerin, Suriye ve yakın
çevresinden Hitit başkentine gelmeleri sonucu Anadolu'ya geçtiği
söylenebilir. Böylece, yazışmalarda önce Akadça'nın, daha sonra da
yalnızca Hititçe'nin kullanıldığı sanılmaktadır. Az önce sözünü
ettiğimiz metin türlerine, Hititli katiplerin eğitimlerinde kullanmış
oldukları malzemeleri, yani kelime listeleri, kehanetleri, ritual
prosedürlerini içeren ve ansiklopedik bir yaklaşımı vurgulayan
belgeleri de eklemek gerekir. Bunlar, daha çok «bilimsel literatür»
kapsamındaki belgelerdir. Gene bu arşivlerde bulunmuş olan Sümer
metinleri, «bilimsel literatür» kapsamına dahil edilmektedir. Yabancı
devletlerle yapılan antlaşma ve yazışmalar için Akadça, bu dönemin
yazışma ve diplomasi dili olarak kullanılmıştır. Hitit arşivlerinde
bulunmuş olan «sekiz dil» arasında yer alan Sümerce ve Akadça, daha çok
nitelikli katiplerin öğrenim programının bölümleri olarak
kullanılmıştır.
Gerçekte, Hititçe'yi ilk keşfeden, Norveçli
bilim adamı J. A. Knudtzon idi. Bu araştırmacı, 1902 yılında, Amarna
arşivinde bulunmuş olan Arzawa mektuplarının dilinin, yani Hititçe'nin,
Hint-Avrupa dilleriyle apaçık bir akrabalığı bulunduğunu öne sürmüştür.
Çiviyazısı, Asyrolojik araştırmalarda elde edilen bilgilerin yardımıyla
çözülebildiğinden Knudtzon ve ondan sonra Hrozny, bu yeni metinleri
okuyabilmişlerdir. Ancak bu yeni metinlerin okunması, yazılı belgelerin
gerçek çözümünden ziyade dillerin yorumunda gerçekleşmiştir. 1905'den
1912 yılına kadar Almanların yaptıkları ilk kazılarda yaklaşık bin
kadar tablet ortaya çıkarılmıştır. Bu belgeler üzerinde yapılan ilk
çalışmalar, bu tabletlerin kapsamlarıyla birlikte Bedrich Hrozny ismini
ön plana çıkarmıştır. Onun çığır açıcı keşfi, Hititçe'nin Hin-Avrupa
dil ailesi içinde olduğunun saptanmasıdır (1915).
Palaca:
Hitit çiviyazılı belgelerde Palaumnili olarak görünen Palaca, kuzeybatı
Anadolu'daki Pala (belki de Grek dönemindeki Blaene) bölgesinin dili
idi. Eski Hitit Devleti süresince Pala, Luwiya ve Hattuşa, Hitit
topraklarının Anadolu'da kalan üç büyük eyaletini oluşturuyordu. MÖ
1500-1400 yılları arasında kalan Karanlık çağda göçebe Kaşkalar, kuzey
Anadolu'da etkili olmaya başladılar. Ancak onların bu etkileri, Hitit
devletine zarar verici nitelikte idi ve bu nedenle, bu savaşçı ahaliyle
uğraşmak gerekiyordu.
Palaca'nın Hint-Avrupa özelliğine sahip
olduğunu ilk önce 1922 yılında Emil O. Forrer ileri sürmüştür.
Belgelerin çoğu, «eski duktus'ta» yazılmış olan tabletlerin üzerinde
bulunmuştur.' Pala dili ile ilgili kelimeler, az ve yetersiz olmalarına
rağmen, özellikle isim çekim eklerinde, demonstratif ve relatif
formlarda, enklitik zamirlerde ve fiil sonlarında görülen benzerlikler,
Palacanın, Hititçe ve Luwice'ye yakın akraba olduğunu doğrulamaktadır.
L
u w i c e : Anadolu'nun güney kıyılarında konuşulmuş olan Luwi dili, üç
büyük dönemden - yani 1) Hitit İmparatorluk (MÖ c. 1400-1190), 2) Geç
Hititler (MÖ c. 1190 - c. 700), 3) Lykçe yazıtlar (MÖ 400-200) - gelen
belgelerden bilinmektedirler. Luwi dilinin bu değişik zaman birimlerine
ek olarak, yazı sisteminde ve dialektlerinde de bir farklılaşmaya
rastlanmaktadır. Bu fark, kendini yazıda, Mezopotamya kökenli
çiviyazısı, Anadolu hieroglifleri ve Grekçe'den türemiş olan alfabede
göstermektedir. MÖ 15. ve 14. yy'larda iki ayrı dialektin, yani
alfabetik Lykçe'nin habercesi sayılan bir Batı Luwi dialektinin ve bir
de Geç Hitit Şehir Devletleri döneminde kullanılacak olan Hieroglof
Luwice'sinin atası olarak kabul edilen Doğu Luwi dialektinin olduğunu
gösteren delillere rastlanmıştır. Bunların her ikisi de, Boğazköy
-Hattuşa arşivinde bulunmuş olan ve olasılıkla bir orta dialekt
özellikleri taşıyan Luwice'den farklılıklar göstermektedirler.
Palaca'da
olduğu gibi, çiviyazılı Luwice üzerinde yapılan öncü çalışmalar, gene,
1922 yılında Emil O. Forrer tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu
çalışmaları izleyen yeni veriler, 1953 yılında yayınlanmış ve hemen
sonrasında, yani 1959'da, çiviyazılı Luwice'nin gramatikal ve vokabüler
çalışmaları neticesinde ortaya çıkan standart bir sözlük bunu
izlemiştir.
Anadolu hieroglif yazı sisteminin uzun bir geçmişi
vardır. Hieroglifler, bazılarına göre, logografik işaretler içeren ve
MÖ 18-17. yy'lara tarihlenen damga mühürlerle başlamıştır. En geç
döneme ait metinler ise, MÖ 8. yy.'a tarihlenmektedir. Bazı
araştırmacılar da, bu kadar erken bir başlangıç yerine, MÖ 15. yüzyılı
kabul etmek eğilimindedirler. Yazıtların coğrafi yayılış sahası, en
batıda Sipylus ve Karabel'den, kuzeyde Boğazköy ve Alacahöyüğe, doğuda
Malatya, Samsat ve Teli Ahmar'a (Til Bar-sip), güneyde Hastan ve
Hama'ya kadar uzayan genişliktedir. MÖ 15. vel4.yy.lar arasında kalan
«Karanlık Çağ'da yazı, basit başlangıcından çıkıp logogramlar, hece
değerleri ve yardımcı işaretlerle birlikte tam olarak gelişmiş bir yazı
sistemine doğru tapınakta, orduda, diğer yasal organlarda, kaya
yazıtları, mühürler ve tahta tabletler üzerinde kullanılmaktaydı.
İmparatorluk dönemine ait Halep yazıtları, Luwi dilinin tartışmalı bir
sorun olduğunu yansıtırlarsa da, Geç Hitit yazıtlarının Luwi dilinde
yazılmış olduğu belli olmaktadır.
Hieroglif Luwicesini
çözümlemek için İngiliz Arkeolog Archibald H. Sayce tarafından yapılan
ilk teşebbüsler, bazı esaslı ayrıntılarda tesadüfi idi, fakat daha
1930' lara gelmeden, bu konu üzerinde araştırmalar yapan birçok ülkenin
ileri gelen bilim adamlarının sistematik ve birbirlerini karşılıklı
uyaran yazılarının neticesinde, yazıların cümle yapılarının doğru bir
analizi ve bu yazıtlarda yer alan karakterlerin ses değerlerinin önemli
bir miktarı saptanmıştır. Hans G. Güterbock'un, 1940-42'de, çift-dilli
Hitit kral mühürleri üzerine yaptığı çalışmanın yayımlanmasından sonra,
İmparatorluk dönemiyle Geç Hitit Şehir Devletleri dönemi yazıtları
arasındaki boşlukların üzerine bir köprü oluşmuştur. Ugarit'te
Fransız'ların yapmış olduğu kazılarda ortaya çıkarılmış olan mühürler
de, benzer bir amaca hizmet etmektedirler. Bu arada, yakın zamanlarda
elde edilmiş ve oldukça önem taşıyan Karatepe yazıtları, Alman
arkeologu Helmut Th. Bossert tarafından 1947'de keşfedilmiştir. Bu
yazıtlar, Finike ve Luwi dillerinde çiftdilli olarak yazılmışlardır.
Birçok
noktada, Luwice kelimeler hâlâ oldukça karmaşık bir yapıdadır. Değişik
Luwi dialektleri ve Luvvice'nin öteki Anadolu dillerine olan yakın
ilişkileri arasındaki bazı ortak noktalar, isimlerin tekil çekim
eklerinden, belli zamir formlarından, fiil sonlarından ve bir miktar
lexikal benzerliklerden elde edilebilmektedir.
H u r r i Dili
(Hurca): Araştırmaların daha ilk safhalarında Mittani dili ve Subarca
terimleri, Hurri dilini tanımlamak amacıyla kullanılıyordu. Hitit
çiviyazılı metinlerde, Hurlili olarak geçmektedir. MÖ III. binyılm son
yüzyıllarında Hurriler, coğrafi olarak Kuzey Mezopotamya ovasına ait
olan Mardin bölgesinde bulunuyorlardı. Akad hanedanlığı zamanına ait
Mezopotamya metinlerinde, bazı Hurca özel şahıs isimlerine ve
kelimelerine rastlanmıştır. Bu semttik ve Hint-Avrupa'lı olamayan etnik
grubun, Doğu Anadolu dağlarını aşarak Anadolu'ya gelmiş oldukları
genellikle kabul edilen bir görüştür. MÖ II. binyılm başlarında
Hurriler, güney Anadolu ve Kuzey Mezopotamya'ya dalgalar halinde
yayıldılar. Daha sonra, MÖ 1500-1400 yılları arasında kalan «Karanlık
Çağda», Kilikya, Toros ve Anti-Toros (MÖ II. bin metinlerindeki
Kizzuwatna) bölgelerine süzülmüş oldukları kabul edilmektedir. MÖ II.
binyılm ortalarından önce, bir İndo-Aryan toplum, Hurri topraklarını
etkilemeye başladı. Eski Yakın Doğu metinlerinde bu topluma ait bazı
özel isimlere ve kelimelere rastlanmıştır. Bu kelimeler arasında
özellikle at yetiştirmekle ilgili bazı teknik terimler bulunmuştur.
Bunların, daha sonra atların eğitimiyle yakından ilgilenen Hititler!
etkilemiş olması mümkündür. Sümerce, Akadça, Hatti dili, Palaca ve
Luwice' den sonra İndo-Aryan özellikleri içeren bu iki dil, Hitit
arşivlerinin 6. ve 7. dillerini meydana getirmektedir.
Hurca
metinler, Urki (MÖ c. 2300, Mardin bölgesi), Mari (MÖ 18. yy., Orta
Fırat bölgesi), Amama (MÖ c. 1400, Mısır), Boğazköy (Hitit İmparatorluk
dönemi), ve Ugarit (MÖ 14. yy., Kuzey Suriye kıyısı) gibi değişik
kentlerde bulunmuştur. Amarna'da Firavun III. Amenhotep'e gönderilen
çok önemli politik bir mektup Hurca olarak ele geçmiştir. Mari'de çok
az sayıda dini metinler, Boğazköy'de edebi ve dini metinler ve
Ugarit'te de «bilimsel literatür» niteliğinde belgeler ve Ugarit
alfabesinde yazılmış olan Hurri dini metinlerine ait kelimeler
bulunmuştur. Birçok merkezden, Boğazköy, Alalah, Ugarit ve özellikle
Nuzi'den, gelen metinlerde bulunmuş olan Hurri özel isimleri,
dilbilimsel açıdan büyük önem arzeden ikinci bir kaynak teşkil
etmektedirler. Son yıllarda Boğazköy'de bulunmuş Hititçe-Hurrice
çiftdilli tabletlerin, bu dilin daha iyi anlaşılmasına büyük katkılar
sağlayacağı sanılmaktadır.
Hurri dili üzerinde yapılan
araştırmalar, birkaç bilim adamının eş zamanlı yazılarıyla 1890'larda
başlamıştır. Sonradan Bedrich Hrozny (1920) ve Emil O. Forrer (1919 ve
1922), Boğazköy arşivinde Hurca belgelerin bulunduğunu keşfettiler.
Urartu
Dili: Araştırmaların daha ilk safhalarında «Haldi» ve «Vannik dili»
terimleri, Urartu dilini belirlemek amacıyla kullanılıyordu. Urartu
dili, Hur-ca'nm geç bir dönemde kullanılan bir dialekti değildir.
Onunla ortak bir atadan gelmesine rağmen, ondan tamamen ayrı bir
dildir. MÖ 9. yy'dan 6. yy'a kadar geçen zamanda Urartu dili, Van Gölü
civarına üstlenmiş, fakat aynı zamanda Modern Rusya'da
Traııskafkasya'ya, Kuzey İran'a ve zamanında Suriye'nin kuzey
bölgelerine kadar da uzanmış olan Urartu devletinin resmi dili olarak
Güneydoğu Anadolu'da kullanılmıştır. Urartu metinleri, Yeni Asur
yazısının bir variyantında yazılmışlardır ve daha çok anıtsal
yazıtlardan (imar ve sulama faaliyetleriyle ilgili annaller ve
adaklardan), tapınakta adanmış olan miğfer, kalkan ve bazı tunç
eşyaların üzerindeki küçük yazıtlardan ve birkaç çiviyazılı ekonomik
nitelikteki tabletlerden meydana gelmektedir. Urartu dili ve Asurca'da
yazılmış olan çiftdilli Kelisin, Topzava ve Kevenli yazıtları, dilin
anlaşılmasını sağlayacak çok önemli veriler oluşturmaktadırlar. Gene
aynı dönemin Asurca metinlerine olan stilistik benzerlikler de, dolaylı
yoldan bilgiler sağlamaktadırlar.
1880 ve 1890 yılları
arasında Urartu dili ile ilgili ilk araştırmaları yapan bilim adamı,
Archibald H. Sayce idi ve 1932 yılma kadar da çalışmalarını bu alanda
sürdürdü. Alman tarihçi Cari F. Lehmann-Haupt'un 1892 ve 1935 yılları
arasında ortaya koymuş olduğu filolojik yardımlar büyük önem
taşımaktadır. Urartu dili grameri üzerinde yapılan ilk güvenilir
çalışma, 1933'de Alman Orientalist Johannes Friedrich tarafından
gerçekleştirilmiştir. En son gramer eskisi ise, Rus bilgini
Melikişvili'ye aittir.
Çiviyazılı Urartu metinlerine ek
olarak, henüz çözümlenmemiş ve hakkında ciddi bir teşebbüsü yansıtacak
çalışmalar yapılmamış olan bir yerel hieroglif yazısı da vardır.
F r i g Dili:Frig yazıtları ve graffitileri iki kısma ayrılabilir :
1) — MÖ c. 730 ilâ 450 yılları arasında tarihlenen tipik Frig alfabesinde yazılmış Eski Frig Metinleri.
2) — MS 1. ve 2. yy'lara tarihlenen Grek alfabesinde yazılmış epigramlar niteliğindeki Yeni Frig Yazıtları.
Eski
Frig metinleri, bir Orta ve bir de Doğu olmak üzere iki gruba
ayrılmaktadır. Orta grup metinleri, Midas kenti ve civarında
bulunmuştur. Doğu grubu metinleri ise, Friglerin doğuya doğru yayılmış
oldukları en uzak alanlarda, örneğin Hattuşa'da, Alacahöyük ve
civarında, Tyana'da ele geçen yazıtlarla birlikte Gordion'da
bulunmuştur. Yakın zamanlarda elde edilmiş olan bulgular arasında
tarihleme yapabilmek açısından çok önemli bir kaynak teşkil eden bir
Frig yazıtı da, Bithinia'da Germanos bugünkü Soğuk Çam kasabasının
yakınındaki bir kayanın üzerinde bulunmuştur. Friglerin ilk zamanlarına
tarihlenmiştir. Eski Frig metinlerinin toplam miktarı 80 civarında
bulunmaktadır. Bunların 50'sinden daha fazlası Gordion'da bulunmuştur.
Ayrıca, kullanılabilen malzemeler arasında da, yarıdan daha azını
oluşturmaktadırlar. Frig dilinin Hint-Avrupa özellikleri konusunda
kesin bir görüş birliği bulunmaktadır. Frig dili, Hint-Avrupa dil
grupları arasında daha çok Grekçe ile alâkalı olarak kabul edilmiştir.
Bunun yanı sıra, bazı bilim adamları, Frig dilinin Anadolu ve
Balto-Slav dilleriyle ilişkileri olabileceği ihtimali üzerinde
durmuşlardır.
Amerikalı arkeolog Rodney S. Young,
Gordion'da bulunmuş olan yeni veriler ışığında yapmış olduğu
çalışmada, Eski Frig alfabesinin Kilikya ve Kuzey Suriye kıyılarında
kullanılmış olan bir prototipe bağımlı olabileceğini öne sürmüştür.
Buna karşılık, Frig alfabesinin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne
süren eski görüşlerin elimine edilmesine gerek yoktur. Tarihi olarak,
Frig alfabesinin bir prototipten türemiş olması hiçbir problem
doğurmamaktadır, çünkü MÖ 8. yy.'ın ikinci süresince bu topraklarda
Grek yerleşim yerlerinin varlığı, arkeolojik bulgularla olduğu kadar,
Geç Grek tarihi kaynakları ve Asur annalleri tarafından da fazlasıyla
tasdik edilmiştir. Bunun yanı sıra, Fransız dilbilimci Michel Lejeune
tarafından ortaya konan Frig alfabesiyle ilgili bazı deliller, bu
alfabenin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren araştırmacılar
için gene delil teşkil etmektedir.
L y d c e :
Gömüt, adak ve çok sayıda graffitiden meydana gelen Lydce metin ve
yazıtlar, yaklaşık 70 civarındadır. Ayrıca 50 kadarı da Amerikalı
araştırmacılar tarafından Lydya'nın başkenti Sardes'te bulunmuştur. İki
küçük çiftdilli, Grekçe-Lydce ve Aramca-Lydce olarak yazılmış olan
metinler, araştırmalar için büyük yararlar sağlamışlardır. Elimizdeki
Lydce metinlerin yaklaşık on kadarı, MÖ 7. ve 6 yy'lara kadar
tarihlenebilmekte, fakat pek çoğu, MÖ 4. yy'dan gelmektedir. Lydya
alfabesi, bir Doğu Grek alfabesinden türemiştir. Grek alfabesindeki
fazla sesler, örneğin «ks, ps ve ds» gibi, özel Lydce sesler için
kullanılmıştır. Ayrıca, ek işaretlerin bazıları da, ya Anadolu
alfabesinden alınmış ya da serbest bir şekilde yaratıltılmıştır.
Lydce
ile ilgili araştırmalar, Pierro Meriggi (1935-36), Sommer (1947), ve
Kammenhuber (1956) gibi araştırmacılar tarafından yürütülmüştür. Bu
çalışmaların sonucunda, Lydce'nin Hint-Avrupa özelliklerine sahip
olduğu ve Hititçe ile akraba olduğu ortaya çıkmıştır. Lydce yazıtlarda
rastlanan kelimelerin bir bölümü hâlâ belirsiz bir niteliktedir.
Elbette bu, Lydce'nin Hint-Avrupa kökeninden olmadığı anlamına gelmez.
Bu belirsiz kelimelerin, belki de, Hatti, Hurri ve Kafkas kökeninden
olması olasılığı da söz konusudur. Fakat çözülebilen kelimeler üzerinde
elde edilebilen bilgilere göre, Lydce, Anadolu dillerinin bir üyesidir.
Lydce'de de, Anadolu dillerindeki genel durum olarak, ayrıca bir dişil
cinse rastlanmamıştır. Lydce, Anadolu dilleri arasında dördüncü üye
olarak yer almaktadır.
K a r y a Dili: Elimizde
bulunan Karca yazıtlar, yaklaşık yüz kadardır. Bunların büyük bir
bölümü, yaklaşık 85 kadarı, Mısır'da bulunmuş graffitilerden
oluşmaktadır. Bunlar, MÖ 664-525 yılları arasında yer alan Saiti dönemi
Mısır Firavunlarının hizmetinde bulunan Karya'lı tüccarlar tarafından
orada bırakılmışlardır. Kısa ve küçüktürler. Yakın yıllarda, Karca kil
tabletler de bulunmuştur. Ayrıca, 16 kadar yazıt, Karya topraklarında
bulunmuştur. Bunlar, diğerlerine nazaran çok daha uzun oldukları için
önem taşımaktadırlar. Atina'da da Grekçe-Karca küçük bir çift-dilli
yazıt bulunmuştur. 20. yy'ın ortalarında, bazı bilim adamları, Karya
dilinin önceleri tamamen alfabetik bir yazı niteliğinde olduğunu ve
daha sonra da bu dilin tek tek harfler ile hece işaretlerinin
karışımından meydana gelen bir sistem olduğu sonucuna varmışlardır.
Karya dilinin Hint-Avrupa dilleri arasında Anadolu dilleri grubunda
sınıflandırılabileceği görüşü uygun, fakat henüz kanıtlanmamıştır.
L
y k y a Dili: Şimdiye kadar bulunmuş olan Lykçe yazıtlar, yaklaşık 150
kadardır. Bunlar, birkaç İstisnayla, sepulkral niteliktedir. Yerel bir
Lykçe alfabede yazılmışlardır. Lydce'de olduğu gibi bir Doğu Grek
prototipinden değil, Batı Grek prototipinden kaynaklanmıştır. Lykya
sikke yazıtları, MÖ 500 ve yaklaşık olarak 360 yılları arasında bir
döneme tarihlenirse de, Lykya anıtsal yazı geleneğinin daha uzun
dönemlerden itibaren MÖ 3. yy'a kadar sürmüş olabileceği
düşünülmektedir. Lykçe araştırmaların ilk safhalarında etimolojik bir
yönetici araştırılmıştır. 1945 yılında Holger Pedersen, Hititçe ile
Lykçe arasında ilişkiler olduğunu gösteren bir çalışma yayımlamış ve
Lykçe'nin Hint-Avrupa kökenli Anadolu dillerinin bir üyesi olduğunu
belirtmiştir. Bu görüşe karşılık olarak, ingiliz bilim adamı Franz J.
Trisch (1950) ve daha sonra Fransız bilim adamı Laroche, Lykçe' nin
bilhassa Luwi dili ile karşılaştırılması gerektiğini öne sürmüşlerdir.
Side
Dili: Tarihi ayrıntılar, Grek tarihçi Arlan' tarafından korunmuştur.
Side dili hakındaki bilgilerimiz, MÖ 5. ve 3. yy'lara tarihlenen Side
sikkeleri üzerindeki yazılardan ve MÖ 2. ve 3. yy'lara tarihlenen ikisi
çiftdilli beş yazıttan gelmektedir. Side dili özel ve yerel bir
niteliğe sahiptir. Grekçe bir prototipten ziyade, semitik bir yazı
sisteminden türetilmiştir. Grek etkisi, çiftdilli yazıtlarda da ortaya
çıktığı gibi, hemen hemen hiç yoktur. Side dili hakkında ilk güvenilir
çalışma, Helmut Th. Bossert tarafından 1950'de gerçekleştirilmiştir.
Side dilinde bulunan bir grup işaretin değeri henüz
kararlaştırılmamıştır. Bunun yanı sıra, araştırmalar, metinlerin
verimli bir analiziyle dilin sınıflamasını yapabilecek bir aşamaya
ulaşamamıştır.
|