Ana Sayfa  Define İşaretleri  Anadolu Efsaneleri  Videolar  Harita  Arama İletişim

Menü

   Ana Sayfa
   Forum Sayfamız
   İçerik Gönder
 Alfabeler
 Anadolu Efsaneleri
 Anadolumuzun İlleri
 Antik Kentler
 Cinler
 Define İşaretleri
 Definecinin El Kitabı
 Dünyanın 7 Harikası
 Eşkiya Belgeleri
 Heykel
 Mağaralar
 Medeniyet Tarihi
 Mezar Tipleri & Steller
 Osmanlı Patişahları
 Tarih
 Tarihi Gizemler
 Tümülüsler
 Videolar
 Ölü Gömme Gelenekleri
  İletişim

 Türkiyede Özel Müzecilik

Okunma

46

Batı’da, koleksiyonların, 18. yüzyılda topluma açılması; bir sistem çerçevesinde kurumsallaşmayı da gerektirmiş, bugün ziyaretçi ve iletişim temelli bir yaklaşımla toplumla bütünleşmeyi hedefleyen müzeler, 19 ve 20.yüzyıl boyunca hızla değişen bir gelişim süreci içerisinde olmuşlardır. Ülkemizde ise müzeler; öncelikle zengin tarihî ve kültürel mirasımızı korumayı hedefleyen, 19. yüzyılın Batılılaşma çabalarının göstergesi olan “çağdaş bir kurum” olarak ortaya çıkmışlardır. Müzenin kurumsallaşma sürecine ilişkin bu tespit, aynı zamanda Türkiye’de müzecilik uygulamalarının biçimlenmesini de etkileyen iki önemli kavramı, “koruma” ve “Batılılaşmanın göstergesi çağdaş bir kurum olma” kavramlarını da vurgulamaktadır. Sunulan bu çalışmanın amacı; Türkiye’de müzeciliğin gelişimini aktarırken, Batılılaşma sürecinin müzecilik uygulamaları ve bunları biçimlendirmedeki etkisini de vurgulamaktır.

Müze ve müzecilikle tarihi ilişkileri yakın bir geçmişe dayanan ülkemizde, müzeler, öncelikle zengin tarihî ve kültürel mirasımızı “korumayı” hedefleyen, 19. yüzyılın Batılılaşma çabalarının göstergesi olan “çağdaş bir kurum” olarak ortaya çıkmıştır.
Müzenin kurumsallaşma sürecine ilişkin bu tespit, aynı zamanda, Türkiye’de müzecilik uygulamalarının biçimlenmesini de doğrudan etkileyen iki önemli kavramı vurgulamaktadır. Bunlardan biri tarihî ve kültürel mirasın “korunması”, diğeri de “Batılılaşmanın göstergesi çağdaş bir kurum” olma kavramıdır. İlki, kurumsallaşma sürecinin dinamiklerinden biri olarak müzeciliğe ivme kazandırırken, diğeri başlangıçta Batı’daki değişimleri görüp tanımaya olanak sağlaması açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilirse de, müzecilik için süreç içerisinde ivmeyi düşüren bir etken olmuştur. Bunun nedeni,19. yüzyıl Avrupa kurumsal formlarının yalnızca Batılılaşmanın bir “göstergesi” olarak algılanıp, kurumların, kültürel ve sosyal yaşamın gerektirdiği ihtiyaçlardan kaynaklandığı gerçeğinin benimsenmemiş olmasıdır.


Bu açıdan ele alındığında, Batı’da 1930-40’lı yıllarda başlayan ve 1960’larda giderek yaygınlaşan çağdaş müzecilik anlayışı doğrultusundaki tartışmalar, ülkemizde de batıdakine paralel bir dönemde başlamış olmasına rağmen, müzeler,

• koleksiyon anlamında çeşitlilik,
• yeni sergileme ve anlatım yöntemleri,
• toplumsal paylaşım

gibi, çağdaş müzecilik anlayışının gereği olan amaçlarını uygulamaya geçirmede batıyla paralellik / eşzamanlılık gösterememişlerdir.

Türk müzeciliğinin koruma temelli gelişim sürecinin bir yansıması olarak değerlendirilebilecek bu durum, Türkiye'de müzecilik alanındaki uygulamaları da biçimlendirdiğinden, söz konusu gelişim süreci özellikle koruma/toplama/yasal yapı (ilk müzecilik hareketleri), koleksiyonların çeşitlenmesi ve müze mekanlarının gelişimi doğrultusunda genel hatlarıyla ele alınmıştır.

Bazı kaynaklar bir tür korumacılık anlayışı sergilenmesi açısından, daha önceki medeniyetlere ait işlenmiş parçaların bu eserlerin yok olmalarını önleyecek bir tutumla Türk mimari eserlerinde kullanılmasını Türklerde ilk müzecilik hareketleri olarak değerlendirmekte ve müzeciliğimizin tarihini Selçuklu dönemine dek indirmektedirler
 amaç koleksiyonculuk olmasa da, sonucunda çeşitli ve zengin bir koleksiyon meydana gelmiştir. Daha çok atalara saygı, geleneklere bağlılık ve estetik değerlere duyarlılıktan kaynaklanan bir korumacılık anlayışıyla oluşan bu koleksiyonlar, özellikle 16. yüzyıldan itibaren giderek gelişmiş, dünya çapında ün yapmaya ve değerlendirilmeye başlamıştır .Ancak, modern anlamda Türk müzeciliğinin temeli, Batı’da olduğu gibi bu koleksiyonların değerlendirilmesi ya da daha geniş bir kitleye açılması gereksiniminden çok, 19. yüzyılın ikinci yarısında, eski eserlerin imparatorluk sınırları içinde muhafaza edilmesinin gerektiği yönünde belirmeye başlayan bir koruma anlayışı doğrultusunda atılmıştır. Böyle bir anlayışa yönelmede en önemli etken ise, Batı’da “ulus-devletlerin ekonomik ve siyasi güçlerinin temsil aracı” haline gelen müzelerin koleksiyonlarının, Doğu’da özellikle Osmanlı topraklarında yapılan kazılarda ortaya çıkan eserlerle geliştirilmesi olmuştur. Osmanlı kendisinin kaynak olduğu bu koleksiyonları bünyesinde korumak yoluyla Batılılaşma çabalarını güçlendirmek istemiştir.

İstanbul’un fethinden sonra, hem Osmanlı’nın kullandığı hem de savaşlarda ganimet olarak elde edilen yabancı silahlarla, savaş araç gereçlerinin korunduğu bir silah deposu (cebehane) olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi, 19.yüzyılın ortalarından itibaren eski eserlerin de burada toplanmaya başlamasıyla modern anlamda ilk Türk müzesi olan Arkeoloji Müzeleri’nin çekirdeğini oluşturmuştur. Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın düzenlediği, o dönemde ziyarete kapalı, ancak özel izinle gezilebilen, depo niteliğindeki bu mekan, ilk kez 1869’da “Müze” olarak nitelendirilmiş1 ve resmen bir müdürlük haline getirilmiştir.
Müzeleri ilk kez devlet idaresi içerisinde ele alan bu düzenleme ile Türk müzeciliğinde yönetim erki de oluşmaya başlamış, müzecilik çalışmaları bu tarihten günümüzedek merkezi otoriteye bağlı olarak / merkezi sistem içerisinde yürütülmüştür. Söz konusu çalışmaların merkeziyetçi bir sistemle, bakanlık uhdesinde yürütülmesi, her ne kadar Osmanlı’dan günümüze kadar süreklilik göstermişse de, bağlı olunan bakanlık açısından bu istikrar gösterilememiş ve müzeler 1971 yılından bu yana hükümetlerin tercihlerine göre, bazen Milli Eğitim, bazen Kültür, bazen de -bakanlıkların birleştirilmesiyle- Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı ya da Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca yönetilmişlerdir.2
Müzecilikte teşkilatlanma açısından önemli bir adım olan müze müdürlüğünün oluşturulmasının hemen ardından, eski eserlerin korunmasına yönelik önlemler ele alınmış ve bu konudaki ilk yasal düzenleme 13 Şubat 1869 tarihinde yürürlüğe konan Asar-ı Atika Nizamnamesi olmuştur . Kazıları Maarif Vekaleti’nin iznine bağlayan ve bulunan antikaların yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan hükümleriyle de önem arz eden bu nizamname, 1874 tarihli yeni nizamname ile değiştirilmiş ve ilk nizamnamede yer alan “bulunan eski eserlerin yurt dışına çıkarılamayacağı” hakkındaki hüküm de geçersiz kılınmıştır. 1874 tarihli nizamnamenin, eski eserlerin yağmalanmasına yasal bir statü kazandırdığının kısa sürede anlaşılmasına karşın, yeni Asar-ı Atika Nizamnamesi on yıl sonra, 1884 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1906 yılında bazı küçük düzeltmeler yapılmışsa da, ana yapısı değişmeyen bu nizamname Cumhuriyet Dönemi’nde (6 Temmuz 1965 tarihli ve 1965/41 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin kararı ile) kanun hükmünde kabul edilerek, 1973 yılına dek eski eserler konusundaki tek yasa olarak 89 yıl boyunca yürürlükte kalmıştır.

1973 yılında, 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu, 1983 yılında ise, bugün halen yürürlükte olan 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu yürürlüğe girmiştir.
Türk müzeciliğinin başlangıcını oluşturan 19.yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirilen yönetsel ve yasal düzenlemelerle eski eserlerin yurtdışına çıkarılması engellenmiş, Türk kazıları başlatılmış, kazılardan elde edilen eserler İstanbul’daki müzede toplanmaya başlamış ve oluşan bu koleksiyonla birlikte müzecilikle ilgili bilimsel faaliyetler de giderek hız kazanmıştır.
Koleksiyonların çeşitlenmesi Müzelerimizdeki koleksiyonları meydana getiren eserlerin büyük çoğunluğu Anadolu ve Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisindeki çeşitli uygarlıklara ait arkeolojik eserlerle, Doğu sanatı ve İslamî döneme ait eserlerden oluşmaktadır.

Bu nitelikleriyle arkeoloji ve etnografya ağırlıklı koleksiyonlara sahip müzelerimizin yanı sıra, “Anıt Müzeler” ve “Müze Evler”le, son dönem Osmanlı sarayları da bir başka grubu oluşturur.
Ancak, koleksiyonların çeşitlenmesi açısından ele alındığında Türk müzeciliğinin kuruluş aşamasında “korunmaya ve toplanmaya değer” bulunan malzeme çoğunlukla arkeolojik eserler olmuş, bu eserlerin imparatorluk sınırları içinde muhafazası amacıyla başlayan toplama faaliyetleri sonucunda modern anlamda ilk müzemiz olan Müze-i Hümayun, bugünkü adıyla İstanbul Arkeoloji Müzeleri kurulmuştur.
Müze-i Hümayun’un çekirdeğini oluşturan Aya İrini Kilisesi, İstanbul’un fethinden itibaren bir silah deposu olarak kullanıldığından, burada gerek Osmanlı tarihi boyunca kullanılmış, gerekse savaş ganimeti olarak ele geçirilmiş askeri teçhizat içerikli bir koleksiyon da zaten mevcuttur.

Mecma-i Esliha-i Atika (Eski Silahlar Koleksiyonu) olarak anılan bu koleksiyonun, Aya İrini’deki sergilemeden sonra modern anlamda bir müzede değerlendirilmesi ise, II. Meşrutiyetin ilanından (1908) sonra Askeri Müze’nin kuruluşuyla gerçekleştirilmiştir.
Diğer taraftan, idari açıdan açıdan her ne kadar bir askeri müze olarak nitelendirilse de, koleksiyonu ile Aya İrini’deki askeri müzeden farklılık göstermesi açısından Deniz Müzesi de Türk müzeciliğinde koleksiyonların çeşitlenmesine katkısı olan bir başka örnektir. 1897 yılında Müzehane (Müze Amirliği/Bahriye Müzesi Müdürlüğü) adıyla kurulan Müze’nin koleksiyonları denizci kıyafetleri, deniz ve denizcilikle ilgili tablolar, saltanat kayıkları, tarihi haritalar gibi, denizcilik tarihimize ilişkin belge ve eşyalardan oluşmaktadır. İstanbul’da Tersane-i Amire de oluşturulan bu ilk müze, bir süre Dolmabahçe Sarayı’nın çeşitli mekanlarında yer aldıktan sonra, 1961 yılında bugün Beşiktaş’ta bulunan binasına, taşınmıştır.
Arkeolojik ve askeri koleksiyonların yanı sıra, farklı içeriğe sahip bir başka koleksiyon da, yine Abdülmecid döneminde (1839-1861) sergilenen “Elbise-i Atika” koleksiyonudur. Yeniçeri kıyafetlerinin yanında Osmanlı döneminin belli başlı tüm görevlilerinin kıyafetlerini de tanıtan bu koleksiyon, Sultanahmet Meydanı’ndaki İbrahim Paşa Sarayı’nda sergilenmiş, burası “Kıyafethane” ya da “Yeniçeri Müzesi (Museé des Janissaires)” olarak da anılmıştır. Ancak fazla uzun ömürlü olamayan bu koleksiyon kısa sürede harap olmuş, geriye kalan bazı parçalar ise Aya İrini’deki Askeri Müze’ye devredilmiştir.
19. yüzyıl ortalarından itibaren giderek artan bir hızla yağmalanan İslamî döneme ait eserler de, az sayıda olmakla birlikte yine koruma amacıyla bu yüzyılın sonlarına doğru toplanmaya başlamışlardır. Ancak bu eserlerin bir müze çatısı altında toplanmaları, 20. yüzyılın ilk çeyreğini bulmuştur. Bu amaçla 1914 yılında açılan ve İslam sanatı alanında ülkemizin ilk müzesi olan Evkaf-ı İslamiye Müzesi (bugünkü adıyla Türk ve İslam Eserleri Müzesi), aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu zamanında açılan son müze olma özelliğini de taşımaktadır.
Bir sanat müzesi kurulması yolundaki çalışmalar ise ilk kez yine 19. yüzyıl sonlarında başlatılmıştır. Güzel Sanatlar Okulu’nun kuruluşuyla da yakından ilişkili olan bu girişim sonucunda bir koleksiyona başlanmış, ancak müzenin açılışı gerçekleştirilememiştir. 1883’te açılan Güzel Sanatlar Okulu öğrencilerinin eğitimini desteklemek ve bilgi-görgülerini artırmak amacıyla bir resim koleksiyonu ve bu koleksiyonun sergileneceği bir resim salonu oluşturulması düşüncesi, sanat koleksiyonları için de bir başlangıç olmuş ve Elvah-ı Nakşiye olarak anılan resim koleksiyonu3 da bu amaçla meydana getirilmiştir.Ancak ilk sanat müzesi, Cumhuriyetin ilanından sonra, 1937 yılında Atatürk’ün emriyle kurulan İstanbul Resim ve Heykel Müzesi olmuştur.
Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nin Resim ve Heykel Müzesi kurulması amacıyla Güzel Sanatlar Akademisi (bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi)’ne tahsis edilmesi üzerine müze koleksiyonlarının oluşturulması için hazırlıklara başlanmış ve “... Kültür Bakanlığı’nın bir yazısı ile Bakanlıklar, Bakanlıklara bağlı Genel Müdürlükler ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarında bulunan resim ve heykeller müzeye gönderilmiştir.Oluşturulan bu koleksiyon, müzenin açılışının ardından bağış ve satın almalarla geliştirilmiş, bu gelişimde en önemli pay Devlet Güzel Sanatlar Akademisi çatısı altında olması sebebiyle, bağlı bulunduğu Bakanlık ve bu Bakanlığın bünyesindeki Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nün olmuştur. Ancak, çeşitli illerde Devlet Güzel Sanatlar Galerileri açılması ve Ankara’da da bir Resim ve Heykel Müzesi kurulması sebebiyle, 1960’lı yıllardan sonra devletin bu desteği kesilmiş, Müze 1980’li yıllara dek koleksiyonlarını genellikle satın alma ve bağışlarla genişletmeye ve sürdürmeye çalışmıştır. Müzenin koleksiyonunu genişletme çabaları 1980’lerin ortalarından itibaren giderek zayıflamıştır.
Gerek müzeciliğimizin başlangıcında, gerekse Cumhuriyetin ilk yıllarında, çoğunlukla arkeolojik, tarihi, etnografik, el sanatları ve İslam sanatlarına ait eserlerden oluşan müze koleksiyonları, 1980’li yıllara dek aynı alanlarda gelişim göstermiştir. Bu koleksiyonlar özel müzelerin kurulmasına olanak sağlayan, 1983 tarihli ve 2863 sayılı “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu”nun yürürlüğe konmasının ardından göreceli olarak çeşitlenmişse de, korunması gerekli kültürel miras dikkate alındığında bu çeşitlenmenin de yetersiz kaldığı görülmektedir.

Günümüzde müzeciliğin gündemini “somut olmayan kültürel mirasın korunması ve derlenmesine yönelik çalışmalar oluştururken, ülkemizde henüz çağdaş ölçütlerde bir sanat müzesi, bir doğa tarihi müzesi, bir bilim müzesi ya da bir açık hava müzesi bulunmamaktadır.

Müze mekânları
15. yüzyıldan itibaren özel düzenlemelerle sergilenen koleksiyonların ihtiyaç duyduğu mekanlar iki yönde gelişmiştir: İlki, mevcut yapıların koleksiyonların sergilenmesine olanak sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi/yenilenmesi, diğeri ise koleksiyonlara özel mekanların inşa edilmesidir. Türk müzeciliğinin başlangıcında da, genellikle mevcut yapıların restorasyon ve yeni bir düzenleme ile müze olarak işlevlendirildiği görülmektedir. Bu dönemde, açılışı 1891 yılında gerçekleştirilen İstanbul Arkeoloji Müzesi (Müze-i Hümayun), ülkemizde müze olarak tasarlanmış ilk yapı olmuştur.
Ancak bu tek örnek dışında, Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk yıllarında, “mekan” konusunda mevcut yapıların restorasyon ve yeni bir düzenleme ile müze olarak işlevlendirilmesi tutumu değişmemiştir. Bu durum, her ne kadar dönemin ekonomik yapısının getirdiği bir sonuçsa da, zaman zaman tarihi mekanların korunması konusunda bilinçli bir tavra da dönüşmüştür.5 Hatta koruma anlayışı ile olan bu yakınlığı, söz konusu tutumun (olumlu ve olumsuz yanları halen tartışma konusu olmakla birlikte) günümüz müzeciliğinde sürdürülmesinde de etken olmaktadır/olmuştur. Cumhuriyetten sonra ülkemizde müze binası olarak tasarlanan ilk yapı ise Ankara Etnografya Müzesi (1925-1930)’dir.
Diğer taraftan, 1960’lı yıllar Türkiye’de müzecilik ve özellikle müze binaları açısından yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu dönemde çok sayıda yeni müze kurulmuş, bu müzelerden bazıları Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlattırılmış olan bir “müze projesi”ne göre inşa edilmişlerdir.6 Bakanlık bünyesinde çalışan Y.Mimar İhsan Kıygı tarafından hazırlanmış olan bu proje, önceden planlanmadığı halde Türkiye’nin değişik illerinde uygulanmış ve planlanmamış bile olsa, bir çeşit “tip proje” olarak Türk Müzecilik Tarihi’ne geçmiştir.
Böylece İstanbul Arkeoloji Müzesi, Ankara Etnografya Müzesi ve yukarıda söz edilen 1960’lı yıllarda bulunduğu kentin coğrafyası, iklimi ve özellikle koleksiyonlarının ihtiyaçları gözetilmeden, tek bir proje doğrultusunda inşa edilmiş müzeler dışında, tarihi mekanların müzeye uyarlanması anlayışı Türk müzeciliğinin neredeyse genel karakteri olmuştur.
Koruma ve uyarlama işlemleri, kimi hallerde, yeni yapım işlemlerinden daha az maliyetli olsa da, bu yapılar hiçbir zaman günümüzün çağdaş müzecilik anlayışının gerektirdiği tasarım ilkeleriyle oluşmamıştır.Bu nedenle hem tarihi yapıların dönüştürülmesi, hem de yeni inşa edilmiş müzeleriyle değerlendirildiğinde ülkemizde henüz müze mimarisinde bir tipolojiden söz edilemez.

Ülkemizde müzeler zengin tarihî ve kültürel mirasımızı “korumayı” hedefleyen, 19. yüzyılın “Batılılaşma çabalarının göstergesi olan” çağdaş bir kurum olarak ortaya çıkmışlar ve 2000’lerin ilk yıllarına dek, başlangıç dinamiklerinin biçimlendirdiği uygulamalarla koruma temelli bir anlayışı benimsemişlerdir. Batı’da ise, 18. yüzyılda koleksiyonların kamuya açılmasıyla kurumsallaşmaya başlayan müzeler, 19 ve 20. yüzyıllar boyunca hızlı bir değişim ve gelişim süreci içerisine girmişlerdir. Başlangıçta, klasik müzecilik anlayışıyla, toplumun dışında fildişi kuleler olarak nitelendirilen müzeler, bu gelişimle birlikte artık ziyaretçi oryantasyonlu ve hizmete yönelik bir yaklaşımla toplumla bütünleşmeyi hedefleyen, hem fiziksel hem düşünsel açıdan topluma açık, kamusal alanın demokratik kurumlarından biri olarak karşımıza çıkarlar.
Temeli 1950’lere dayanan bu değişim, tarihi geçmişi daha kısa olmakla birlikte, hemen hemen aynı yıllarda ülkemiz müzeciliğine de yansımış, ancak bu konudaki entelektüel birikim uygulamaya geçirilememiştir. Bu durum, 50’lerde yaşanan değişim üzerine temellenen sonraki gelişmelerin izlenmesini güçleştirmiş ve özellikle 80’li yıllarda yaşanan değişimler ülkemiz müzeciliğine yansıtılamamıştır. Oysa, Batı müzeciliğinde müze-toplum ilişkisini pekiştiren esas değişim ve gelişim, müzelerin demokratikleşme süreci olarak da nitelendirilebilecek bu yıllarda gerçekleşerek güçlenmiştir. Son yıllarda pek çok yönden atılım içinde olmalarına karşın, müzelerimizin koleksiyon anlamında çeşitlilik, yeni sergileme ve anlatım yöntemleri ve özellikle toplumsal paylaşım gibi alanlarda, çağdaş müzecilik anlayışının gereği olan amaçlarını uygulamaya yansıtamamalarının altında yatan neden bu “gecikme”dir.



Rastgele                                                                                              Son Eklenenler
İlk Avustralyalılar Kimlerdi?


Tarih Boyunca Kullanılan Alfabeler


Düzce


Orthosia


Karışık İşaretler-1


Tümülüs Mezarları


Maya Uygarlığı'nın Çöküşü


Uzaydan Gelen Felaketler


Anasazilere Ne Oldu?


Moche Uygarlığı'nın Çöküşü


                                  Powered by Tutkum.Net | Copyright © 2008 Tüm Hakları Saklıdır
define define define definecilik define Forum imsakiye sağlık bilgileri

define define işaretleri definecilik