|
|
 |
 |
Okunma |
|
49 |
Para, hep vardı. Bazen bir tavuk, birkaç avuç buğday, kilden yapılmış
bir kap, bir öküz ... ama hep vardı. Bazen taşımak zordu, bazen
korumak, bazen de parçalara ayırmak... Sonra en kolay bölünebilir,
taşınabilir ve korunabilir olanın madenler olduğunu düşündü biri...
Madenler, para oldu... Sonra en değerliler, yani en az bulunanlar, en
az bozulanlar, yani altın ve gümüş... Ufak gümüş parçaları, kırılmış
gümüş takılar, altın parçaları... Antik Ege dünyasında ufacık, 8,5 gram
gelen bir parça çubuk ya da yüzük, bir öküze bedeldi. Hatta
Latince’deki para kelimesi, “pecunia”, hayvan anlamına gelen “pecus”tan
türemişti işte... Sonra Asurlular, bütün bu ortada dolaşan şekilsiz
parçalara üstünden bastırdılar, altından bastırdılar, kenarlarını
yuvarladılar, bir şekil verdiler; onlar artık disk biçimindeydi. Üstüne
krallarının adını yazdılar: Barrekub... Ama bütün bu keşmekeşe asıl
noktayı Lidyalılar koydu. Onlar, sikkeyi yarattılar...
Sikke,
“ağırlığı ayarlanmış, kendisini darbedip tedavüle çıkaran ve üzerinde
istendiğinde tekrar geri almayı taahhüt eden yetkili idarenin ya da
devletin arma veya işaretini taşıyan, yuvarlak, ufak bir metal
parçası”ydı. Paradan ne farkı mı vardı? Sikke, her tür malla
özdeşleşebilen paranın yarattığı karmaşayı ortadan kaldırdı;
alışverişlerde standartlaşmayı yarattı. Kısaca her sikke, paraydı; ama
her para sikke değildi.
Tarihte ilk sikkeler, Lidya’da
altın-gümüş alaşımı olan doğal elektrumdan yapılmıştı ve bakla
biçimindeydiler. İlk zamanlar düz, sonra çizgili, sonra resimli
sikkeler, Krezus döneminde saf altından da basılmaya başladı.
Önceleri
çubuk halinde dökülen altından kesilen sikke pulları, daha sonra
altının eritilerek yuvarlak sığ kalıplara dökülmesiyle elde edildi.
Sikkenin kalıbı örs üzerine ters ve iç bükey olarak kazınan ön yüz
kalıbıydı. Altın pul, örs üzerindeki kalıba konduktan sonra, ıstampa
tam pulun üzerine getirilir; çekiçle vurularak, kalıptaki resmin pula
dış bükey olarak çıkması sağlanırdı.
Sonraları ıstampanın alt
yüzü de arka yüz kalıbı olarak hazırlandı ve sikke pulunun her iki
yüzüne de resim çıkması sağlandı. Antik dünyada bir kalıptan yaklaşık
15 bin sikke basılabiliyordu.
Batı Anadolu’da Lidyalılar
tarafından M.Ö. 7. yüzyılın ikinci yarısında icat edilen sikke, çok
kısa bir süre içinde bütün Ege ve Batı Akdeniz’e yayıldı. Aristokrat
kesim tarafından basılan ilk sikkeler, aslında gündelik ticaretten çok
askerlerin maaşlarının ödenmesi için kullanıldı.
Sikkeyi icat
eden Lidyalılardı; ama ona gerçek kimliğini ve kullanım biçimini
kazandıran Grek kültürünün etkisinde gelişen Batı Anadolu’daki İonya
kent devletleri oldu. Bu yüzden de neredeyse bütün arkaik, klasik ve
helenistik çağlarda Cebelitarık Boğazı’ndan Kuzeybatı Hindistan’a kadar
tüm Akdeniz dünyasında kullanılan çeşitli sikkeler “Grek sikkeleri”
olarak tanındı. Elbette bu kadar geniş bir alanda basılan sikkeler,
birbirinin aynı değildi. Basım tekniği ve şekilleri benzese de her
siyasal toplum kendi sikkelerini bastı. Sikkenin üzerinde basıldığı
yörenin, halkın, tanrılarının figürleri veya bitki ve hayvan resimleri
yer alırdı. Bununla da bitmezdi. Sikkelerin üzerinde o halkın veya
hükümdarın adı, sikke basımından sorumlu memurun adı, sikke tipini
açıklayıcı bilgi, kalıpçısının adı, tarih ve birimi de yazardı.
Geçmişin sikkelerine baktığımızda bugün o sikkenin ait olduğu toplumun
kültürünü, dinsel, askeri ve sosyal yapısını, hatta o sikkeyi basan
devlet, toplum veya kişilerin özelliklerini de görebilmemiz bu yüzden.
Anadolu
topraklarındaki arkeolojik kazılarda bulunan sikkelerin çeşitliliği,
burada egemenlik kuran devletlerin çeşitliliğine ışık tutarken,
sikkelerde meydana gelen farklılıklar da üretim teknolojisindeki
değişimleri anlatıyor. Örneğin Sasaniler döneminde 220 yılından sonra
İran’da kullanılan ince kalıp, Bizans’ta da benimsendi. İnce kalıplarla
hem daha ince paraların yapılması hem de bunların üstündeki
kabartmaların daha alçak tutulması mümkün oldu. Bu yöntem, Bizans
aracılığı ile Avrupa ülkelerine de geçti ve oralarda da benimsendi.
Anadolu
Selçuklu devleti döneminde Bizans ve İslam ülkelerine ait sikkeler
Anadolu’da geçiyordu. Ancak elbette Selçuklular, siyasi ve ekonomik
yükselişleriyle birlikte kendi altın ve gümüş sikkelerini yarattılar.
Bu dönemde ilk altın sikke, II. İzzeddin Kılıçarslan zamanında basıldı.
Ayarlarının yüksekliği nedeniyle yabancı ülkelerde aranan Anadolu dinar
ve dirhemlerinin, Beylikler Dönemi’nde yurt dışına çıkarılması
yasaklandı.
12.,13. ve 14. yüzyıllarda Anadolu’da egemen olan
Türkmen devletleri kendilerine ait sikkeler darp ettikleri gibi, beyler
arasında yapılan anlaşmalara göre bazen birinin, diğerinin üstünlüğünü
kabul ettiğini göstermek için, bazen de paraları her iki ülkede geçsin
diye ortak sikkeler de kestirdiler. Böyle ortak üretilen sikkelerde bir
yüz bir devlete, diğer yüz diğer devlete aitti. Selçuklu-Eyyübi,
Selçuklu-Ermeni, Artuklu-Selçuklu, Artuklu-Eyyübi, Cezire
Atabeki-Selçuklu, Artuklu-Selçuklu-Eyyübi, Zengi-Eyyübi ve
Osmanlı-Saruhanoğlu devletlerine ait ortak sikkeler belli sürelerde
egemen oldular, kullanıldılar.
Osmanlılar’da ise sikkenin adı
değişti; akçe oldu. Aslında ilk Osmanlı gümüş akçesinin 1326 yılında
Orhan Gazi adına basıldığı kabul edilmesine karşın, babası Osman Gazi
döneminde basılmış bir parçanın bulunması bu yaygın kanıyı değiştirdi.
Akçe, Osmanlılar’ın para birimi olarak 15. yüzyıla kadar değerinden
hiçbir şey kaybetmeden geldi. Önceleri akçelerini Anadolu’daki İlhanlı
baskısı yüzünden İlhanlı tarzında bastıran Orhan Gazi, Vali Timurtaş’ın
ölümünün ardından sadece kendi adının ve kısa bir duanın bulunduğu
farklı bir tarzda kestirmeye başladı.
Uzun dua cümlelerine
rastlanmayan Osmanlı sikkelerinde sultanın ve babasının adı,
darphanenin adı ve darp tarihi rakamla yazılmış olarak bulunur. Bir de
“Mülkü devamlı olsun” ya da “ Yardımı aziz olsun” gibi kısa dualar yer
alır. Darp yeri, ilk kez Orhan Gazi Bursa’yı aldıktan sonra yazılmaya
başlandı.
I. Murad zamanında akçelerin yanı sıra mangır denen
bakır sikkeler de piyasaya çıktı. Daha çok yöresel kullanım için ve
akçenin alt birimi olarak darbedilen mangırlar, çok çeşitli ve zengin
süsleme motifleriyle Osmanlı sikkelerinin belki de en özgün örneklerini
oluşturdular.
Anadolu’da kaosun egemen olduğu Fetret Devri’nde
Yıldırım Beyazıd’ın oğullarından Emir Süleyman’ın sikkelerinde sultanın
ve babasının isimleri birarada nakış gibi işlendi akçelerin üzerine ve
Osmanlı’ya özgü tuğra, ilk kez kullanıldı.
Sultani olarak
bilinen ilk Osmanlı altınını ise Fatih Sultan Mehmed 1447’de bastırdı.
1625’te alınan “tashih-i sikke” kararından sonra kuruş, 1640’ta da para
adı verilen metal paralar basıldı. 1687’de ise sikkelerin hepsine
darphane damgası vurulması kararlaştırıldı.
18. yüzyılın
başında Osmanlı devletinde cedid, islambol, şerifi gibi yerli altın
paraların yanı sıra, yaldız, frengi, esedi, zolata, abbasi, tümen gibi
yabancı altın ve gümüş paralar da piyasadaydı. 18. yüzyılın ikinci
yarısında “zer-i mahsub” serisi altın, ikilik, üçlük, beşlik ve
onluklar çıkartılırken, paraların üzerine “duribe fi Konstantiniye”
yerine “duribe fi İslambol” ifadesi yazıldı.
II. Mahmud, son
yıllarında Osmanlı sikkelerinin basımı ve birimleri konusunda köklü
yenilikler gerçekleştirdi. Abdülmecid ise 1840’ta çıkardığı bir
fermanla bütün metal paraların yenilenmesini istedi. Darphane’de sarkaç
sistemine geçilirken, 22 ayar yüzlük serisi altın ve gümüş Mecidiyeler
çıkarıldı. Bakır sikkeler de 5, 10, 20 ve 40 para olarak basıldı. 1863
yılında Osmanlı Bankası’na banknot çıkarma yetkisi verildi.
İmparatorluğun
son döneminde, 26 Mart 1916’da çıkarılan Tevhid-i Meskukat Kanunu’yla
Osmanlı metal paraları altın, gümüş ve nikel olarak belirlendi.
Türkiye
Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında ise yine Osmanlı metal paraları
sürümdeydi. Ancak 1924 ve 1925’te çıkarılan yasalarla altın ve gümüş
para sistemine son verildi; ve sikke tarihe karıştı...
|