|
|
 |
 |
Okunma |
|
55 |
Son zamanlarda Ermenilerin, 1. Dünya Savaşı döneminde verdiği
kayıpları abartarak ve Diaspora'nın yoğun propaganda girişimleriyle
Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığı iddialarını dünya kamuoyuna
onaylatma faaliyetleri daha önce hiç olmadığı kadar yoğunluk
kazanmıştır. Fakat Türkiye bu propagandaya ne yazık ki gereken cevabı
verememiştir. Türk halkının bir kısmı da meselenin iç yüzünü
incelemeden soykırımı tanıyalım gitsin demektedirlerdir ve tarihte
işlemediğimiz bir fiilden dolayı sorumlu tutulmamızı kabullenir bir
tutum sergilemektedirler. Bu tutumun yanlış bir tavır olacağını
belirterek çalışmamda Ermeni iddialarına bilgilerimin imkan verdiği
sınırlar dahilinde cevap vermeye çalışacağım. Osmanlılar ile
Ermeniler arasında 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar ciddi bir
anlaşmazlık ya da düşmanlık olmamıştır. Bu döneme kadar Ermeniler
"Millet-i Sadıka" olarak adlandırılmış ve devletin önemli mevkilerinde
bulunmuşlardır.Ermeniler arasından 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili,
7 büyükelçi, 11 başkonsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek
rütbeli memur çıkmış ayrıca Ermeniler ticari ve sanatsal faaliyetlerini
serbestlik içerisinde sürdürmüşlerdir. Kuşkusuz bu iki milletin
dostluğunun oluşmasında savaşlarda karşı karşıya gelmemeleri ve
Osmanlıların Ermenilere dini serbesti tanımalarının büyük önemi
olmuştur.Batıdaki Ermeniler Bursa'da dini merkez kurmuşlar, İstanbul'un
alınmasından sonra Fatih'in fermanı ile Ermeni patrikliği kurulmuş ve
ve patriğin imparatorluktaki tüm Ermenilerin hem ruhani hem de cismani
lideri olduğu hükme bağlanmıştır. Peki bu dostluğu bozan ne olmuştu?
Öncelikli sebep olarak Rus ve İngilizlerin bölgedeki çıkarları ve nüfuz
arayışları diyebiliriz.Ruslar Doğu Anadoluyu doğal genişleme alanı
olarak görmüşler ve burayı ilhak edebilmek için Ermenilere bir ileri
karakol misyonu yüklemek ve onlara kimi zaman özerklik kimi zaman da
bağımsızlık vaad ederek Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmalarını
sağlamak yoluna başvurmuşlardır. İngilizler ise Doğu Anadolu'daki Rus
ilhakını kendi sömürgeleri için tehlikeli gördüğünden Şark Sorunu
dedikleri Ermeni meselesini kendi üzerine almış Doğo Anadolu'yu Ruslara
karşı bir tampon bölge olarak kullanmak istemişlerdir. 1877-78, 93
Harbinden ağır bir kayıpla çıkan Osmanlı devleti Rusların ağır
koşullarını kabul etmiş Ayestefanos Anlaşması ile Ermeniler lehine
ıslahat yapmayı ve bunları Rusların denetlemesini kabul etmiştir. Fakat
İngiltere'nin baskısıyla bu anlaşma değiştirilerek Berlin Anlaşması
imzalanmış ve bu anlaşma ile Ermeni meselesi bir Avrupa meselesi haline
getirilmiştir.İşte bu tarihten sonra yabancı devletler Doğu
Anadolu'daki en ücra köşelere bile başkonsolosluklar açmışlar ayrıca
Protestan ve Katolik misyonerler Anadolu'nun her tarafında açtıkları
okullar vasıtasıyla taraftar kazanmaya çalışmışlar; İngilizler ile
Fransızların çıkarları doğrultusunda Ermeni komitalarını
silahlandırılmasında başrolü üstlenmişlerdir. Islahat Fermanı'ndan
sonra Osmanlı toplum yaşamı Batı tarzında şekillenmeye başlamış bu
doğrultuda gayri müslimlerle müslümanlar aynı statüye getirilmişlerdir.
Ayrıca Ermeniler 1863 yılında içişlerini görüşmek üzere 140 kişilik bir
meclis kurmuş ve arazisiz bir özerkliğe sahip olmuşlardır. Bu meclis
nedeniyle İstanbul'daki Ermeni Patrikliği dünyevi işlerden soyutlanmaya
başlamış ayrıca protestanlık ve katolikliğin Ermeniler için sunduğu
imkanlar sebebiyle cazip hale gelmesinden dolayı taraftar kaybeden ve
etkinliğinin yavaş yavaş azalması tehlikesi ile karşı karşıya kalan
Patriklik daha radikal davranmaya başlamış Rus tesirindeki Eçmiyazin
kilisesinin de üstünlüğünü kabul etmiş ve Ermenilerin millet bilinci
kazanması amacına hizmet etmiş, Ermeni komitalarının oluşmasında ve
silahlanmasında büyük etkisi olmuştur. Anadoludaki Ermeni silahlı
hareketinin oluşmasında şüphesiz en önemli faktör Ermeni komiteleriydi.
1880'den sonra Doğu Anadolu'da Rusların etkisiyle Van'da Karahaç ve
Armenekan, Erzurum'da Vatan Koruyucuları adlı komiteler kurulmuş fakat
bu yerel komiteler Ermenilerin rağbet etmemesi nedeniyle önemli bir
etkinlik kazanamamışlardır. İmparatorluk içindeki komitelerin etkili
olamayacağının anlaşılmasından sonra Osmanlı toprakları dışında Rus
Ermenilerine komiteler kurdurtulmuştur.Böylece 1887'de, Cenevre'de
Hınçak; 1890'da, Tiflis'te milliyetçi Taşnak komiteleri kurulmuş ve
amaç olarak da Anadolu topraklarını ve Osmanlı Ermenilerini kurtarmak
gösterilmiştir.Taşnak komitesinin 1892'deki genel kurulunda
kararlaştırılan programın 8. maddesi hükümet yetkililerini ve hainleri
terörize etmek 11. metodu ise hükümet kuruluşlarını tahrip etmek ve
yağmalamaktır. Gerek Hınçak Gerekse de Taşnak komiteleri Anadoluda
terör yaratarak Türklerle Ermeniler arasında husumet çıkarmak ve bu
sayede yaratacakları ortak düşmana karşı taraftar kazanmak ve
Ermenilerin birliğini sağlamak, daha önce Bulgarların bağımsızlıklarını
kazanmak için izledikleri metodu uyguluyarak ayaklanmalar çıkartmak ve
Avrupa kamuoyunun ilgisini çekmek amacındaydılar. Ayrıca terör yolu ile
Doğu Anadolu'daki Türkleri göçe zorlamak, göç etmeyenleri ise
katlederek bölgede azınlıkta olan Ermenileri çoğunluk durumuna getirmek
amacındaydılar. Bu doğrultuda ilk isyan 1890'da Erzurum'da
çıkmıştır. Daha sonra Kumkapı İsyanı 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum
ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun İsyanı, 1895'te Bab-ı Ali gösterisi
ve Zeytun İsyanı 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası işgali, 1905'te
Abdülhamid'e suikast teşebbüsü ve 1909'da Adana İsyanı gerçekleşmiştir. Bu
isyanlar günlerce sürmüş, müslüman halk katledilmiş ve malları
yağmalanmıştır. İsyanlar güçlükle bastırılmıştır. Fakat bu olaylar batı
kamuoyuna Ermenilerin Türklerce katledilmasi olarak aktarılmış,
ülkedeki misyonerler ve konsolosluklar tarafından bu haksız ve
gerçekten uzak propagandaya destek verilmiş ve olaylar batıya "vahşi
müslümanların masum hristiyanları katletmesi" olarak
yansıtılmıştır.Osmanlı Devleti bu isyanları gerçekleştirenlerin
elebaşlarını yargılayamamış padişaha suikast düzenleyenler bile Avrupa
ülkelerinin desteği ile ellerini kollarını sallayarak yurt dışına
çıkmışlar ve daha sonra sahte kimliklerle, tekrar katliam yapmak için
ülkeye dönmüşlerdir. Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşı'na
girmesi Ermeniler tarafından nihayi hedeflerine ulaşmak için büyük bir
fırsat olarak değerlendirilmiştir. 1. Dünya Savaşında komitelerin
faaliyete geçmesinden şüphelenen Osmanlı Hükümeti savaş öncesinde
Taşnak yöneticileri ile Erzurum'da bir toplantı yaparak savaş halinde
Ermenilerin sadık vatandaşlar olarak Osmanlı saflarında görev
almalarını istemişler, Ermeniler de bunu kabul etmişlerdir. Fakat
Ermeniler bu sözlerini tutmamışlardır. Rusların Doğu Anadolu'ya
saldırması ile askerden kaçan Ermeniler gönüllü birlikler olarak Rus
saflarına katılmışlar, Osmanlı ordusundaki Ermeni askerler de
silahlarıyla beraber Rus saflarına geçmişlerdir. Yıllardır misyoner
okul ve kiliselerinde saklanmış olan silahlar ortaya çıkarılmış, Türk
erkeklerinin birçok cephede savaşan orduya katılmalarını fırsat bilip
savunmasız Türk köylerine ve kasabalarına saldırıp katliama
girişmişlerdir. Doğu cephesinde Ruslarla savaşan orduyu arkadan
vurmuşlar, birliklerin harekatını engellemişler, ikmal yollarını
kesmişler, yaralı konvoylarını pusuya düşürmüşler, köprü ve yolları
imha etmişlerdir. Ayrıca şehirlerde isyan çıkartarak Rusların buraları
kolayca elde etmelerini sağlamışlardır. Rusya'nın Osmanlı Devletine
savaş ilan etmesi üzerine Taşnak Komitesi örgütüne şu talimatı
vermiştir: "Ruslar sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri
çekilmeye başladığında her yerde isyanlar çıkarılmalı, Osmanlı orduları
bu suretle iki ateş arasına alınmalıdır. Osmanlı ordularının
ilerlemeleri halinde ise Ermeni askerler silahları ile birlikte
kıtalarını terkedecek ve çeteler teşkil edip Ruslarla
birleşeceklerdir." Ermeniler bu ayaklanma ve faaliyetlerin tehcir
kararına karşı gösterilen bir tepki olduğunu söylemektedirler fakat bu
olaylar olurken daha "Tehcir Kanunu" çıkmamıştı, tehcir kararı bu
faaliyetlerin tehlikeli bir boyuta ulşması sonucu verilmiştir. Osmanlı
hükümeti öncelikle Ermeni Patriği, Ermeni mebusları ve ileri
gelenlerini çağırarak Ermenilerin müslümanları katletmeye devam
edilmesi halinde gerekli önlemleri alacağını belirtmiş fakat bu girişim
sonuç vermeyince 24 Nisan 1915'te Ermeni komitelerini kapatmış ve
yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhine faaliyette bulunmaktan
dolayı tutuklamıştır. İşte bu gün Ermenilerin katliam yıldönümü diye
andıkları gündür. 27 Mayıs 1915 tarihli Ermenilerin Tehciri Hakkında
Kanunu Muvakkat ile bir devletin en doğal hakkı ve ödevi olarak kendi
iç ve dış güvenliğini sağlamak amacıyla savaş bölgeleri yakınlarındaki
Ermenileri daha güneydeki, yine bir Osmanlı toprağı olan Suriye'nin
kuzeyine tehcir etmiştir. Bugün Ermeniler Osmanlı Devleti'nin savaş
koşullarında ve kendini koruması için doğal bir hakkı olarak aldığı bu
karar nedeniyle Ermenilere soykırım yapıldığını ileri sürmektedir.
Halbuki Osmanlı Devleti tehcir kararını savaş şartlarının getirdiği bir
zorunluluk olarak almış ve bu kişilerin güvenliğinin sağlanması içinde
gerekli ihtimamı sarfetmiştir. Tehcirin güvenli bir şekilde
gerçekleştirilmesi için verilen ,Başbakanlık Arşivi ve İngiliz
Dışişleri Arşivinde de yer alan Meclis-i Vukela emirleri şöyledir: "Bahsi
geçen kasaba ve köylerde yerleşik ve nakli gereken Ermenilerin yeni
yerleşme bölgelerine hareket ettirilmeleri ve yolculukları sırasında
rahatları sağlanmalı, canları ve malları korunmalıdır; varışlarından
yeni yurtlarına tammamıyla yerleşmelerine kadar iaşeleri mülteci
tahsisatlardan karşılanmalıdır; bunlara daha önceki mali durumları ve
halihazır ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmalıdır; ihtiyaç
sahipleri için Hükümet evler yapmalı çiftçi ve ihtiyaç sahibi
zanaatkarlara tohum, alet, techizat temin etmelidir." "Bu emrin
tamamıyle Ermeni isyancı komitelerinin genişlemesine karşı bir önlem
olması nedeniyle. Müslüman ve Ermeni gruplarının karşılıklı katliama
girişmelerine yol açacak şekilde yerine getirilmesinden kaçınılmalıdır." "
Yeniden yerleştirilen Ermeni gruplarına refakat etmek üzere özel
görevliler temini için düzenlemeler yapılacak, bunların yiyecek ve
diğer ihtiyaçları sağlanacak, bu amaçla gerekecek harcamalar göçmenlere
ayrılan hükümet tahsisatından karşılanacaktır." "Göçmenlerin
yolculukları sırasında varış yerlerine kadar gerekli iaşeleri
sağlanmalıdır... Yoksul göçmenlere yerleşebilmeleri için kredi
verilmelidir. Yolculuk halindeki kişiler için kurulan kamplar
muntazaman denetlenmelidir; bu kişilerin refahı için gerekli önlemler
alınmalı, ayrıca asayiş ve güvenlikleri sağlanmalıdır. Yoksul
göçmenlere yeterli yiyecek verilmeli ve sağlık durumları hergün doktor
tarafından denetlenmelidir...Hasta, kadın ve çocuklar trenle diğerleri
ise dayanıklılıklarına göre katırla, araba içinde veya yaya olarak
gönderilmelidirler. Her konvoyda bir müfreze muhafız refakat etmeli,
her konvoyun yiyecek malzemeleri varış yerine kadar korunmalıdır...
Kamplarda veya yolculuk sırasında göçmenlere karşı bir saldırı vuku
bulursa, bu saldırılar derhal püskürtülmelidir." Yer değiştirme
sırasında Ermenilerin bir kısmının hayatını kaybettiği mutlaktır,ancak
bunun bir katliam olmadığı hele hele soykırım diye addedilemeyeceği
aşikardır. Zira yerlerinden ayrılmak istemeyen Ermeniler isyan etmiş,
askerle çatışmaya girmiş savaşm nedeniyle kıtlık , hastalık, iklim
şartları, çapulcuların saldırıları, zaman zaman müslüman halkla
girişilen çatışmalar ve bazı görevlilerin suistimali kaybın fazla
olmasına yol açmıştır.Tehcir sırasında suistimalı görülen memurlar ve
kafilelere saldıran eşkiyalar yargılanmış ve idam dahil çeşitli
cezalara çarptırılmıştır.Elverişsiz koşulların ise 90 bin kişilik bir
Osmanlı Kolordusunu yok ettiğini göz önüne alırsak, devlet politikası
olarak bir milletin toptan yok edilmesi diye bir olaydan bahsetmek
haksızlık olacaktır. Zaten Osmanlı Devleti tehciri savaşın getirdiği
bir zorunluluk olarak uygulamış ve o günün güç koşullarında göç
kafilelerinin güvenliği için gerekli önlemleri almıştır.Ayrıca
İstanbul, İzmir gibi savaştan uzak bölgelerde Ermeniler tehcire tabii
tutulmamıştır, belgelerden de anlaşılacağı üzere Ermenilerden asker
aileleri, hastalar, protestan ve katolikler tehcir kapsamının dışında
bırakılmıştır. Bunlara ilaveten; asker, subay ve sıhhıye sınıflarında
bulunanlar, Osmanlı Bankası, Duyun-ı Umumiye ve bazı konsolosluklarda
çalışan Ermeniler de sevkiyat dışı tutulmuşlardır. Maraş, Trabzon,
Diyarbakır, Elaziz, vilayetleri ve Canik sancağındaki tüccar ve esnaf,
demiryolu bulunan yerlerdeki şimendiferlerde çalışan işçi ve memurlar
da tehcir kapsamı dışında bırakılmıştır. Ayrıca, kimsesiz çocuklar
gerek Türklrin gerekse diğer devletlerin ve milletlerin
misyonerlerinin sahip olduğu yetimhanelere bırakılmış, erkeği olmayan
kadınlar ve çocukları da müslüman köylerinde barındırılmıştır. Eğer
tehcirin bir soykırım olduğundan söz edecek olsaydık sanırım bu kadar
istisnasının olmaması gerekecekti. Zaten Osmanlı Devleti Hristiyan
dünyanın ve özellikle müttefiki Almanya'nın tepkisini çekmemek için
tehcir konusunda özellikle özenli davranmaya çalışmıştır. Ayrıca
Ermeniler tehcir sırasında Talat Paşa'nın katliam emreden gizli bir
telgrafının olduğunu ileri sürmüşler fakat bunun sahte olduğu bilim
çevrelerince ispatlanmıştır.Ayrıca 1.Dünya Savaşı'ndan sonra
müttefikler Ermenilerin soykırım iddiaları üzerine soykırım delilleri
aramaya koyulmuşlar, savaştan yenik olarak ayrılan Osmanlı Devleti'nin tüm arşivleri kendilerine açık olduğu halde iddialarını güçlendirecek deliller bulamamışlardır. Bir
diğer ihtilaflı konu ise meydana gelen insan kaybı sayısındadır. Türk
kaynakları ölü sayısının 200-300 bin dolaylarında olduğunu
belirtmektedir. Bu konuda Britanica 1918 baskısında 600000 Ermeninin
öldüğünü kaydetmekte, 1968 baskısında ise bu sayının 1.5 milyon
olduğunu belirtmektedir. Çeşitli Ermeni kaynakları da 500-600 bin
dediği ölü sayısını daha sonra 1 ve 1.5 milyon olarak iddia etmiştir.
Ama o dönemde 1 milyon 300 bin dolaylarında bir Ermani nüfusunun
varlığından söz edilmektedir ki bunlardan savaş öncesi ve sonrasında
göç edenler, tehcire tabii tutulmayanlar ve tehcirle yerlerine
ulaşanların sayısı çıkarıldığında 300 bin dolaylarında bir insan
kaybının olduğu görülüyor ki bunlar arasında çete harekatlarında ve Rus
saflarında ölenler de dahildir. Esasında bir kişi ya da 300 bin kişi
ölmüş meselesi önemli değildir nihayetinde insan ölmüştür fakat bunun
sorumluluğunun Türklere değil; Ermenilere, İngilizlere, Fransızlara ve
de Ruslara ait olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Ayrıca bu rakamların
çok çok üstündeki bir Türk kaybını da unutmamak gerekir. Sonuç olarak Osmanlı Devleti Batum Anlaşması ile 28 Mayıs 1918'de kurulan Ermeni Cumhuriyeti'ni tanımıştır. Bu
sözlere rağmen Osmanlıların Mondoros'u imzalamasından sonra Ermeniler
yeniden faaliyete geçmiş 28 Mayıs 1919'da Türkiye Ermenistanını ilhak
ettiğini açıklamış fakat bu olay ciddiye dahi alınmamıştır. ABD'nin
incelemeler yapmak için 1919'da Doğu Anadolu'ya yolladığı G. Harbord ve
heyetinin hazırladığı raporda "Türkler ile Ermenilerin yüzyıllardır
barış içinde yan yana yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de
Ermeniler kadar acı çektikleri, Türk köylerinin yakıldığı, savaşa giden
Türk köylülerinden en çok %20'sinin geri dönebildiği, 1. Dünya
Savaşı'nın başlangıcında Ermenilerin Türkiye Ermenistanı denilen
bölgelerde hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları, Tehcir edilen
Ermenilerin geri dönmeleri halinde tek bir yerleşim merkezinde dahi
çoğunluğu oluşturamayacakları, geri dönen Ermenilerin tehlike içinde
bulunmadıkları ve olaylara ilşkin acıklı ve korkunç iddiaların doğru
olmadığının tesbit edildiği" belirtilmiş ve rapor ABD kongresine
sunulmuştur. Harbord'un raporuna rağmen Sevr Anlaşması'nda Osmanlı
Devleti'nin Doğu Anadolu'da Ermenistan'ı özgür ve bağımsız bir ülke
olarak tanıması hükme bağlanıyordu. Fakat işgalci güçlere karşı yapılan
Türk milli mücadelesi bu anlaşmayı tanımadı; Ermenilerle Gümrü,
sovyetler ile Moskova ve sovyet Ermenileri ile Kars anlaşmaları yaparak
Sevr Geçersiz kılındı. Lozan Anlaşması'nda ise Ermeni azınlığın
hakları tesbit edilerek Türkiye için Ermeni sorunu sona erdi. Fakat
Ermenilerin çabaları sona ermedi ve Türkleri soykırım sorumlusu olarak
gösterme girişimleri bu zamana kadar artarak devam etti. Bu girişimler
Asala gibi terör girişimleriyle olduğu gibi yanlış belgeler düzenleyip
bilim dünyasındaki terör şeklinde de gerçekleşti; fakat en önemli
propaganda aracı olarak Ermeniler internet teknolojisini kullanmakta,
hazırladıkları web sayfalarında Türk milletine, Türk milli mücadelesine
ve M.Kemal Atatürk'e ağır hakaretlerde ve haksız ithaflarda bulunmakta
ve iletişim teknolojisini kullanarak dünya kamuoyunu yanlış
bilinçlendirmektedirler. Biz bu propagandaya karşı koymak için yakın
zamanda haklılığımızı ortaya koyan geniş kapsamlı İngilizce bir web
sitesi oluşturacağız ve İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça ve diğer
yabancı dillere vakıf arkadaşlarımızın da bu çağrıya kulak verip
bildikleri dillerde Ermeni iddiaları konusunda haklılığımızı ortaya
koyan web sayfaları hazırlamalarını istiyoruz. ERMENİ SORUNU İDDİALAR - GERÇEKLER 24 NİSAN 1915 Rus
ve İngiliz kışkırtmaları sonucunda meydana gelen isyan ve katliamlar
karşısında Osmanlı hükümeti, herhangi bir önleme başvurmadan önce
Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni cemaatinin ileri
gelenlerine "Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye
devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını" bildirmekle
yetinmiştir. Ancak, olaylar durmak yerine giderek yoğunlaşınca, ordunun
bir çok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin
emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur. Bu maksatla, 24 Nisan 1915
tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi
devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Osmanlı
Hükümeti'nin bu kararı üzerine hareket geçen Eçmiyazin Katalikosu
Kevork, ABD Cumhurbaşkanı'na şu telgrafı göndermiştir: "Sayın
Başkan, Türk Ermenistanı'ndan aldığımız son haberlere göre, orada
katliam başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini
tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan
Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık
inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri
vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine
terkedilmiş Türkiye'deki halkımın korunmasını rica ediyorum." Başpiskopos
Kevork'un telgrafını, Rusya'nın Washington Büyükelçisi'nin ABD'deki
temasları izlemiştir. Bütün olup biten, yasadışı Ermeni komitelerinin
kapatılması ve elebaşlarının tutuklanması olmasına rağmen, olayı bir
"katliam" gibi göstermeye çalışan Ermeniler, başta ABD ve Rusya olmak
üzere, çeşitli sömürgeci devletleri kendi saflarına çekmeye
çalışmışlardır. Diaspora Ermenilerinin her yıl sözde "Ermeni
soykırımının yıldönümü" diye andıkları 24 Nisan, devlet aleyhine
faaliyette bulunan ve masum insanları katleden 2345 komitecinin
tutuklandığı tarihtir. Görüldüğü gibi bu tarih, sözde soykırım şöyle
dursun, sözde soykırım iddialarına temel oluşturduğu iddia edilen "yer
değiştirme" uygulamasıyla bile ilgili değildir.
|