|
|
 |
 |
Okunma |
|
48 |
TÜRKLERİN DÜNYA MEDENİYETİNE KATKILARI
12 HAYVANLI TÜRK TAKVİMİ
Gök
Türkler Oniki hayvanlı Türk takvimini kullanmışlardır. Eski Türk
takvimi, her biri bir hayvan adı ile anılan "12 yıllık" devre esasına
dayanıyordu. Yılların adları şöyle idi: 1. yıl = sıçkan (fare)2.
yıl = ud (sığır, öküz)3. yıl = pars4. yıl = tabışkan (tavşan)5. yıl =
lu (ejder)6. yıl = yılan7. yıl = yunt (at) 8. yıl = koy (koyun)9. yıl = biçin (....)10. yıl = takagu (tavuk)11. yıl = it (*****)12. yıl = tonguz (domuz) Bir
yılda 12 ay vardı. Aylar, birinç (birinci) ay, ikinç, üçünc...... diye
adlandırılmıştı. Bir gün 12 kısım sayılıyor ve her kısma "çağ"
deniyordu. Yıl 365 gün, 5 küsûr saat itibar edilmekte idi. Günün
başlangıcı gece yarısı idi. Yılbaşı Ocak - Şubat aylarına rastlardı.
Aslında ay yılına dayanan bu "Oniki hayvanlı Türk Takvimi"nin Gök
Türkler zamanında güneş yılına çevrildiği söylenmektedir. Menşei
çok eski olması gereken, ayrıca 12 yıllık devrenin 5 katı 60 yıllık
devreler olarak da faydalanılan bu takvim, Gök Türkler'de, Uygurlar'da,
Batı Türkleri'nde ve muhakkak ki Hunlar'da kullanılmış olup, hem zaman,
hem coğrafî yönden çok yaygın bir sistem gibi görünmekteydi. Gök Türkçe
kitabeler, Uygur kitap ve hukukî belgeleri, Bulgar kitabeleri ve
"Bulgar hakanları listesi", hatta Kırgızların Manas destanındaki bazı
olaylar bu takvimle tarihlenmiştir. Bu eski Türk takvimi, son zamanlara
kadar Orta Asya'da kullanılmıştır.
TEKERLEĞİN İCADI
Oğuz
Kağan'ın çerisinde, akıllı, iyi, becerikli bir er vardı. Adı Barmaklıg
Coşun Billig idi. Bu becerikli kişi bir kağnı yaptı. Kağnı üzerine
cansız malları yükledi, baş tarafına canlı malları koştu. Çektiler,
gittiler. Oğuz Kağan'ın nökerleri ve halkı, hepsi, bunu gördüler ve
şaştılar. Onlar da kağnı yaptılar. Bunlar, kağnı yürümekte iken kanga!
kanga! diye bağırıyorlardı. Onun için onlara Kanga adını koydular.
Oğuz
Kağan kağnıları gördü, güldü ve (o becerikli erine): "Kanga kanga ile
cansızı canlı yürütsün, Kangaluğ sana ad olsun, bunu da kağnı
belirtsin" dedi, gitti.
HAZERFEN AHMED ÇELEBİ
Avrupalıların, insanın uçabileceğini hayallerinden bile geçiremedikleri zamanda Hezarfen Çelebi uçmaya muvaffak olmuştur. 17.Asırda
yaşamış bu değerli ilim adamımızın hayatı hakkında geniş bir malumat
yoktur. IV.Murad zamanında yaşadığını ve meşhur tecrübesini IV.Murad'ın
da seyrettiğini bilmekteyiz. Muhtelif ilimlerde inkişaf etmiş olan
Ahmed Çelebi halk tarafından "bin fenli" mânâsına gelen "Hezarfen"
lakabıyla tanınmaktaydı. Ahmed Çelebi kendisinden önce yaşamış olan İsmail Cevheri gibi uçmaya merak salmıştı. Türkistan'ın
Farab şehrinde doğan İsmail Cevheri, kollarına bağladığı iki düz
satıhla Nişabur camiinin minaresinden aşağı atlayarak uçmayı, denemiş,
fakat muvaffak olamamıştı. Bazı tarihçilere göre bu tecrübe esnasında
hızla yere düşerek vefat etmişti. Ahmed Çelebi uçmayı inceden
inceye hesap yaptıktan sonra denemiştir. Ahmed Çelebi araştırma ve
tecrübelerine önce evinde başlamıştır. Ardından Okmeydanında yüksekçe
yerlerden kartal kanatlarıyla rüzgarlı havalarda atlayarak tecrübelerde
bulunmuştur. Yaptığı bütün tecrübelerde müsbet neticeler elde eden Hezarfen Ahmet Çelebi nihayet büyük tecrübeyi yapmaya karar verir. Balmumu
ve kartal kanatlarından yaptığı kanatlan kullanarak Galata kulesinden
atlayacak ve bir müddet uçtuktan sonra yere inecektir. Tecrübeyi
merak eden Padişah Sultan Murad da bu uçuşu seyredecektir.
Kararlaştırılan lodoslu bir günde Galata kulesinin en tepe noktasına
çıkan Ahmed Çelebi "Ya Allah" diyerek kendisini boşluğa bırakmış ve
yapma kanatlarını çırpmaya başlamıştır. Hayret dolu bakışlar arasında
uçmaya başlayan Ahmed Çelebi Üsküdar'daki Doğancılar meydanına sağ salim inmeğe muvaffak olmuştur. IV.Murad
bu muvaffakiyetinden dolayı Ahmet Çelebi'yi mükafatlandırmış, fakat
bilahere bazı devlet ricalinin müdahalesiyle Cezayir'e sürmüştür. Hasan
Çelebi'nin tecrübeleri ilk uzay çalışmalarını Müslüman Türklerin
başlattıklarını gösteren müşahhas delillerdendir.
LEGARİ HASAN ÇELEBİ
Legari Hasan Çelebi de yine IV. Murad zamanında tarihte ilk defa füzeyle uçan adam unvanını kazanan tecrübeyi yapmıştır. Hasan
Çelebi kendi icadı olan, elli okkalık barut macunu ile dolu, yedi kollu
bir fişeği vücuduna bağlatmış ve bu fişekleri yardımcılarına
ateşlettirmiştir. Fişekleri ateşlettirmeden evvel Sinan Paşa köşkünde
kendisini seyreden IV.Murad'a dönerek, "Padişahım, İsa Nebiyle
konuşmaya gidiyorum. Sizi Allaha ısmarladım" diye latife etmiştir.
Fişeklerin ateşlenmesi üzerine süratle gökyüzüne doğru fırlayan Hasan
Çelebi barutların bitmesi üzerine kollarına taktığı kanatlan açmış ve
Sinanpaşa köşkü önünde denize salimen inmiştir. IV.Murad bu muvaffakiyeti için Hasan Çelebiyi mükafatlandırmış ve onu sipahi sınıfına kaydettirmiştir. Legari
Hasan Çelebi ve Hezarfen Ahmet Çelebi gibi ilim adamlarımız, bu
çalışmalarıyla, devekuşu misali başını kuma gömerek mazisine ısrarla
sırt çevirenlere asırlar ötesinden âdeta şöyle haykırmaktadırlar: "Bu tecrübeleri devam ettirseydiniz, dünyanın zevkine sefasına kapılmasaydınız, sizler de pekâla ay'a gidebilirdiniz."
GEVHER NESİBE ŞİFAHANESİ
Selçuklu
hükümdarlarından II. Kılıçarslan’ın kızı Gevher Nesibe Sultan’ın ölüm
döşeğinde ağabeyi hükümdar I. Gıyasettin Keyhüsrev’e vasiyeti üzerine
inşa edilen Kayseri Gevher Nesibe Sultan Tıp Sitesi’nin yapısal ve
estketik niteliklerini birkaç satırda ifade etmek elbette mümkün
değildir.1206 yılında hizmete giren şifahane ve daha sonra yapılan
Tıphane, birlikte bir tıp sitesini (Kayseri Tıbbıye Mektebi’ni)
oluşturmuş, o zamanda dünyada eşi bulunmayan Selçuklu yadigârı bir
varlığımızdır. Anadolu’da yapılmış olan birçok şifa merkezleri ve
medreseler, Selçukluların bilime, insana ve onun sağlığına ne kadar
önem verdiklerini göstermektedir.Hem Gıyasiye (Temel Bilimler) hem de
Darüşşifa (hastaneyi) içeren Gevher Nesibe Tıp Sitesi, şifaiye, Kayseri
maristanı, darüşşifa medresesi, çifte medrese, Kayseri Tıbbıyesi gibi
çeşitli isimlerle anılmaktadır. Mezar taşı olmadığı için Gevher
Nesibe’nin ölüm tarihi bilinmemektedir. Ölümünün 1206 yılından önce
olduğu tahmin ediliyor; bir gönül kırıklığını takiben, o zamanın tıbbi
imkanları ile tedavisi yapılamayan ince hastalığa (tüberküloz)
yakalandığı söylenmektedir. Hastalığın sebebi ise anlatılana göre,
gönül verdiği, Selçuklu kumandanı ile evlenmelerine ağabeyinin
muhalefeti ve az sonra da bu kumandanın harpte şehit düşmüş olmasıdır.
Bu üzüntüler içinde Gevher Nesibe Hatun yemez, içmez ve sonunda ince
hastalığa yakalanır. Ölüm döşeğinde, ağabeyi Gıyasettin Keyhüsrev ondan
özür diler ve son arzusunu sorar. Gevher Nesibe Sultan son arzusu
olarak kendi gibi çaresiz hastaları tedavi edebilecek hekimlerin
yetişeceği bir tıp fakültesinin açılmasını ister ve; “Babam Kılıç
Aslan’dan kalan bütün servetimi bağışlıyorum.” der. Otuzdokuz yaşına
gelmeden hayata gözlerini kapadığı söylenmektedir. O devirde
Kayseri’nin büyük bir kısmı göl olduğundan iklimi rutubetlidir.
Bilindiği gibi, bu iklimlerde tüberküloz hastalığı genellikle yaygın
olmaktadır. Sivas Darüşşifası’nı yaptıran İzzettin Keykavus’un da
tüberkülozdan öldüğü bilinmektedir. ULUĞ BEY VE RASATHANESİ Uluğ
Bey tarafından Semerkant’ta kurdurulan rasathânedeki astronomi
çalışmaları, astronominin bugünkü ileri seviyesine gelmesinde şeref
payına sâhiptir. Astronomiyle ilgili çalışmalarının temelini,
matematikteki trigonometrik esaslar teşkil etmektedir. Bu sebepten Uluğ
Bey, trigonometri ilmi üzerinde geniş çalışmalar yaptı. Bir derecelik
yayın sinüs değerini hesaplamak bu yolda yapılan çalışmaların ilkini
teşkil eder. Kendisinden önceki doğu ve batı dünyâsındaki tahmînî ve
takribî bilgileri bırakıp, ilmî esasları tespit ederek trigonometride
yeni bir araştırma yolu açtı.Uluğ Beyi dünyâya tanıtan, astronomi
alanında yaptırdığı eserler oldu. Onun en meşhur eseri Semerkant’ta
yaptırdığı büyük rasathânedir. Günümüzden yaklaşık altı asır önce
yapılan bu rasathânedeki çalışmalar, çağımızın astronomi çalışmalarına
hâlâ ışık tutmaktadır. O gün yapılan hesaplar, günümüzün astronomik
hesaplarına tıpatıp uymaktadır. 1420 senesinde tamamlanan rasathânenin
ilk müdürü Gıyâseddîn Cemşid’dir. Daha sonra Kâdızâde Rûmî, sonra da
Ali Kuşçu, bu vazîfeye getirilmiştir. Rasathâne’nin yer üstündeki
kısmı, üç katlı idi. Yıldızların yüksekliklerini bulmak için kullanılan
rub’-ı dâire, Ayasofya Câmiinin kubbesi kadardı Uluğ Bey,
İlhanlılar zamânında yapılan rasatları (gözlem) yeniden inceledi.
Kontrolden geçirdi ve yeni rasatlar yaptı. On iki sene süren bu
çalışmasının netîcesini, ancak 1437 senesinde alabildi ve kendi adıyla
anılan büyük eseri Uluğ Bey Zîci’ni ortaya koydu. Önceki zîclerin
eksiklerini tamamlayan bu eser, devrin ilmî esaslara dayanan tek
cetveli olup, eski zîclerin yanlışlarını düzeltiyor ve yıldızların
hareketlerini daha mükemmel gösteriyordu. Eser, bilim târihinde
Batlemyüs ve Nasîrüddîn Tûsî’nin hazırladığı zîclerden sonra üçüncü
büyük zîc olarak tanınmaktadır. Eserde genellikle gökyüzünün güneyinde
kalan kırk sekiz takımyıldız konu edilmiş ve bu takımyıldızlar
içerisinde bulunan 1018 yıldızın koordinatlarını en doğru biçimde
tespit etmiştir.Eser dört bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölüm;
farklı kimseler tarafından kullanılan değişik kronolojik sistemleri
belirtir. İkinci bölüm; pratik astronomi bilgilerini ihtivâ eder.
Üçüncü bölüm; dünyâ merkezli kâinât sistemine göre, gök cisimlerinde
görülen hareketler ve yerleriyle ilgilidir. Dördüncü bölüm astrolojiden
bahseder. Eser 1665 senesinde İngilizce'ye tercüme edilerek, Oxford’da
basıldı. Fransızca tercümesi, 1853’te Farsça metniyle birlikte basıldı.
Esere Ali Kuşçu ve torunu Mirim Çelebi tarafından şerhler
yapılmıştır.Büyük İslam astronomu ve devlet adamı Uluğ Bey' in
11394/1449), Semerkant'da kurmuş olduğu rasathanesinde, yeryüzünün
güneş etrafındaki tam devrini yani bir yılı, 365 yeryüzünün güneş gün 6
saat, 9 dakika, 6 saniye olarak hesapladığını...Aradan asırlar geçip
20. yüzyılın en modern cihazları ile yapılan hesaplarla, Uluğ Bey'in
hesapları arasında sadece 58 saniye farkın bulunduğunu... (Bakiler,
Yavuz Bülent; Türkistan Türkistan, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İst?1986,
s. 259) PİRİ REİS VE DÜNYA HARİTASI Harita, parşömen üzerine,
renkli olarak, itina ile yapılmıştır.Piri Reis haritasının elde mevcut
kısmı, büyük kıt'ada bir dünya haritasının bir parçasıdır. Haritaya
dikkatle bakanlar, şark tarafı kenarlarındaki haşiyelerin yarı yarıya
kesilmiş olduğunu göreceklerdir. Bundan da istihraç olunabilir ki
tekmil harita dünyanın o zamanlar malûm olan kısımlarını, yani Avrupa,
Asya ve Afrika ile Amerikanın keşfedilmiş parçalarını göstermekte idi.
Müellif, haritasının bir haşiyesinde, haritayı telif ederken görmüş ve
tetkik etmiş olduğu haritaları tafsil ile beyan eder; Antil kıyılarını
tarif eden haşiyede işbu sahiller ve adalar için Kristof Kolomb'un
haritasından istifade ettiğini söyler; amcası veya dayısı Kemal Reisin
yanında esir olarak bulunan ve Kristof Kolomp ile üç defa Amerika'ya
gittiğin ifade eden bir İspanyol'un sefer hakkındaki rivayetlerini
tespit eder; Cenubî Amerika sahillerine ait haşiyelerde dört
Portekiz'in yeni telif olunmuş haritalarını da gördüğünü beyan eyler.
Kristof Kolomb'un haritasından istifade ettiğini şu satırlarla anlatır
:
"Bu isimler ki mezbur Cezayir'de ve kenarlarında kim vardır,
Kolonbo komuştur ki anınla malûm oluna.... bu kenarlar ve Cezirelerde
kim vardır, Kolonbonun hartisinden yazılmıştır " Eser büyük bir dünya
haritası olduğu için eski dünyayı gösteren birtakım haritaları da
tetkik eylemiş, bilhassa kendi ifadesîne göre "İskender zamanında"
telif edilen haritaları ve "Mappamondo" ları ve Müslümanlar tarafından
vücuda getirilen sekiz kıt'a haritayı tetkik ve mütalea etmiştir.
Bizzat Piri Reis, haritasının ne yolda telif olunduğunu, harita haşiyelerinden birisinde sarahatle anlatmaktadır :
"Bu
fasıl işbu hartinin ne tarikle telif olunduğunu beyan eder. İşbu harti
misalinde harti asır içinde kimesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif
olup şimdi bünyat oldu. Hususan yirmi miktar hartiler ve Yappamondolar
(Mappa Mondo) dan - yani İskenderi Zülkarneyn zamanında telif olmuş
hartidir ki rubu meskûn anın içinde malûmdur; Arap taifesi ol hartiye
Caferiye derler-anın gibi sekiz Caferiyeden ve bir arabî Hint
hartisinden ve dört Portukalın şimdi telif olmuş hartilerinden kim Sint
ve Hint ve Çin diyarları hendese tariki üzerine ol hartilerin içinde
mesturdur, ve bir dahi Kolonbo'nun Garp tarafında yazdığı hartiden bir
kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu; şöyle ki bu diyarın
artisih bahriler içinde nice sahih ve muteber ise, mezbnr harti de dahi
yedi derya ile sahih ve muteberdir."
Piri Reis haritasında
asrın beynelmilel sayılan harita an'anelerine riayet ettiğini "Bahriye"
sinde hususî bir fasıl içinde zikretmektedir : şehirler ve kaleler
kızıl hatlarla, ıssız mahaller kara hatlarla, döküntüler, taşlıklar
siyah noktalarla, sığlık ve kumluk yerler kızıl noktalarla, gizli
kayalar ıstavroz işaretile gösterilmiştir. Piri Reis haritasında
dikkate şayan noktalardan birisi, Afrika'nın Muhiti Atlasi sahilindeki
mevkilere verilen adlardır. Babadağı, Akburun, Yeşilburun, Kızılburun,
Kozlukburun, Altınırmak, Güzel körfez.... gibi ki bunların hepsi öz
Türkçe'dir. İkinci bir nokta da haritanın bir kopya olmayıp, muhtelif
haritalardan ve Reisin ve dostlarının müşahedelerinden istifade
suretile yapılmış orijinal bir eser olmasıdır. Teessüf olunur ki
elimizdeki bu pek mühim harita, ancak bir parçadır ; başka parçaları
kopup kaybolmamış olsa idi, 1513 senesinde yapılarak eski ve yeni
dünyayı bir arada gösteren Türkçe mükemmel bir harita elimizde bulunmuş
olurdu. Kristof Kolomb'un seyahatleri XV inci asrın son ve XVI ıncı
asrın ilk senelerinde (Kolomp dördüncü seferinden 1504 te dönmüştür)
olduğuna göre yeni keşiflerden pek az zaman sonra yapılan böyle bir
harita, bütün dünya kıt'alarını bir arada gösteren ilk haritalardan
biri demektir. Hasılı, XVI ıncı asrın başlarında tersim edilen bu
harita muhtelif noktai nazarlardan çok kıymetli bir Türk eseridir.
Piri
Reis, haritasının kenar yazısında, Kristof Kolomb'un haritasından ve
Portekiz haritalarından istifade ettiğini söylüyor. Kolomb'un şimdiye
kadar bulunamamış haritasından istifade iddiası, şu suretle izah
edilebilir: Türk bahriyelileri, Akdeniz'in Garp havzasında 1501 senesi
ettikleri bir deniz muharebesinde İspanyol gemilerini zaptetmişlerdi;
ve bu gemilerden birisinde Amerika'dan getirilmiş eşya bulmuşlardı.
Kristof Kolomp, malûm olduğu üzere, üçüncü seyahatinden 1500 senesinde
dönmüştü. Bu malûmata göre, Kemal Reis tarafından İspanyol gemisinde
zaptolunan eşya arasında Kristof Kolomb'un haritası da bulunmuş olsa
gerektir. Amerika kâşifinin bu büyük keşfinden sonra tersim ettiği
malûm olan harita şimdiye kadar hiçbir yerde bulunmamış olduğundan,
Piri Reis haritası, Kolomb'un haritasına müteallik pek mühim bir memba
demek olur. Kıymetli bir âlim ve kartoğraf olan Türk Reisi, iddia
ettiği veçhile, Kolomb'un haritasını hakikaten elde ederek kendi
haritasının çizilmesinde ondan istifade etmiş midir? Meselesini uzun,
derin tetkikeden Alman Profesörü Kahle, Piri Reis'in iddiasının doğru
olduğunu tespit etmektedir MİMAR SİNAN Osmanlı-Türk mimarlığı
onunla birlikte bireşim sürecini tamamlamış, arayış aşamasından klasik
dönemine geçmiştir. Bu geçiş, biçim olarak kubbeyi, düzenleme ilkesi
olarak da merkezi planlı yapıyı anıtsal bir mimarlığın en önemli öğesi
olan kubbeyi ve ona bağlı taşıyıcılar sistemini en yalın ve açık
biçimde kullanıp onu anıtsal mimarlık düzenlemelerinin çekirdeği
durumuna getirmek Osmanlı-Türk mimarlığının dünya mimarlığına bir
katkısıdır. Böylece hem Doğu, hem Batı ile ilişki içinde olan, Anadolu
ve Akdeniz kültürlerine sahip çıkan bir Osmanlı-Türk İslam mimarlık
bileşimi ortaya çıkmıştır. Bu, yapıya katkıda bulunan öteki sanatları
da etkilemiş, imparatorluğun her yerinde ki yapı eylemleri için yol
gösterici olmuştur. Sinan'ın mühendis yanı su yollarıyla köprülerinde
ortaya çıkar. Bunlarda zamanının sahip olduğu tüm mühendislik
bilgilerini uygulamış, hatta kimi zaman onları aşan, ileri götüren
tasarımlar gerçekleştirmiştir. İstanbul'un su sorununu çözmekle
görevlendirilmiş, bentleriyle, tünelleriyle, su yolları ve su yolu
kemerleriyle, biriktirme ve dağıtma yapılarıyla uzunluğu 50 km'yi aşan
ve Kırkçeşme adıyla bilinen su yapılarını gerçekleştirmiştir.
Süleymaniye Külliye'sine 53 milyon akçe harcanırken Kıkçeşme yapılarına
43 milyon akçe harcanmış olması da zamanında bunlara verilen önemin bir
başka göstergesi olmaktadır. MEHMED İSA EFENDİ VE TAC MAHAL Bu
amaçla İstanbul'dan mimarlar istedi. Gelen mimar, Mimar Sinan'ın
öğrencilerinden Mehmed İsa Efendi ve ekibi idi.Mehmed İsa Efendi'nin
aylarca çalışarak planını çizdiği Tac Mahal'in yapısında son derece
berrak, beyaz bir mermer kullanıldı. Parlak beyaz mermerin, ince mavi
damarları da vardı. Bu mermerden yapılan muhteşem kubbenin yerden
yüksekliği 82 metredir. Kubbenin üzerindeki altın alemle bu yükseklik
daha da artıyor. Türbenin beyaz mermerden dört minaresi de var. Eserin
yapımına 1631'de başlanılmış ve 1652'de bitirilmiştir. Mümtaz Mahal'in
ve öldükten sonra onun yanına konulan Şah Cihan'ın sandukaları üst
kattadır. Kubbenin altında bulunan bu sandukalarda mermer oymacılığının
en güzel örnekleri görülür. Sandukaların olduğu yerde insan ağzından
çıkan her ses muhteşem kubbede yedi defa yankılanır. Sanat eseri olarak
başlı başına bir hazine olan Tac Mahal'in duvarları gerçek hazine
taşlarıyla süslüdür. Yüz binlerce akik, sedef, firuze gömülü olan
duvarlarında ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta, 50 tane de çok
büyük inci vardır. Türbenin yapımı için 47 milyon altın lira
harcanmıştır ve buna duvarlardaki mücevherler dahil değildir.
İstanbul'daki muhteşem Süleymaniye Camii için bile 19 milyon altın lira
harcandığını söylersek, Tac Mahal için ne muazzam bir fedakarlık
yapıldığı daha kolay anlaşılır. Bu anıt, Şah Cihan'ın İstanbul'dan
davet ettiği Türk mimarların eseridir. Planını İstanbullu Mehmed İsa
Efendi, kubbeyi İstanbullu mimar İsmail Efendi, yapmış, duvarlardaki
şahane yazıları yine İstanbullu hattat Serdar Efendi yazmıştır. Birçok
yabancı usta, bu arada İtalyan mimarlar da bunların emrinde
çalışmıştır. ALTIN ELBİSELİ ADAM
En göz alıcı ve harika
nitelikteki eşya, altından yapılmış bir elbise idi. Çizmesinden
başlığına, kemerinden kılıçlarına kadar her şeyi saf altın olan bir
elbise.Altın elbisenin başlığı ok ve tuğlarla süslü. Alın hizasında
koç, geyik ve at kabartmaları var. Bu kabartmalara, kama kılıfında ve
öteki eşyalarda da rastlanıyor. Belindeki kemerin solunda bir kılıç,
sağında ise bir kama asılı. Ceketin altındaki düz pantolonun paçaları
çizmenin içine giriyor. Ceket, yüzlerce üçgen altının
birleştirilmesinden meydana gelmiş, çorabın çizme ile diz kemiği
arasında kalan kısmında yine üçgen parçalar, çizmede ise dörtgen
parçalar var.Tarihçiler bu elbisenin bir tigine (prense) ait olduğunu
söylüyor, fakat tiginin kimliğini henüz bilemiyorlar. Onun için
yazılarda adı "Altın Elbiseli Adam" olarak geçiyor.Kazakistan'da
Alma-Ata'nın yakınındaki Esik höyüğünden çıkarılan ve M.Ö. 5. yüzyılda
yaşamış bir Türk tiginine ait altın elbise. Halen Alma-Ata müzesinde
bulunan bu elbise ve diğer eşyalar, 25 asırlık geçmişten Türk tarihine
ışık tutan belgelerdir. Saf altından yapılan böyle bir elbise dünyanın
başka hiçbir yerinde yoktur. UYGURLAR VE MATBAA Uygurlar dünyada ilk defa matbaayı icat eden ve kağıdı bulan bir Türk kavmidir. ORHUN YAZITLARI Göktürk
Devletinden kalma, 7 ve 8. asra âit en eski taş kitâbeler. Üzerinde,
Türk Edebiyâtının ilk örnekleri bulunan “bengü taşları”dır. Moğalistan’ın
kuzey-doğusunda, eski Orhun Nehri yatağına dikilmiş oldukları için bu
kitâbelere Orhun Âbideleri, Göktürk Devletine âit oldukları için de
Göktürk Kitâbeleri denmiştir. Âbidelerde adı geçen Ötüken Ormanı,
Türklerin Birinci İstiklâl Savaşını kazanan Kutluk Kağan tarafından,
yeni Türk devletine idâre merkezi olarak seçilen yerdir. Orhun
civârında Orhun yazısı ile yazılı daha başka kitâbeler de bulunmuştur.
Belli başlıları altı tânedir. Fakat bunların en büyükleri ve mühimleri
üç tânesidir. Birincisi olan Kül Tigin Âbidesini, ağabeyi Bilge Kağan,
732’de diktirmiş, ikincisi olan Bilge Kağan Âbidesini de ölümünden bir
yıl sonra 735’te kendi oğlu diktirmiştir. Üçüncü olarak vezir Tonyukuk
Âbidesi ise 720-725 senelerinde kendisi tarafından dikilmiştir. Kül
Tigin Âbidesi: Kağan olmasında ve devletin kuvvetlenmesinde birinci
derecede rolü olmuş kahraman kardeşine karşı, Bilge Kağan’ın duyduğu
minnet duygularını ifâde eden, bizzât hükümdâr ağzından yazılmış hitap
eder. Yere devrilmiş vaziyette bulunmuştur. Rüzgâra mâruz kalan
kısımlarında tahribât ve silintiler vardır.Yüksekliği 3,75 metredir.
Saf olmayan mermerdendir. İtina ile yontulmuş, yukarı doğru
daralmaktadır. Dört cephelidir. Âbidenin doğu cephesinin üstünde
kağanın işâreti vardır. Batı cephesi Çince kitâbe ile kaplıdır. Diğer
üç cephesi Türkçe kitâbelerle doludur. Âbidedeki kitâbeleri, Bilge
Kağan ve Kül Tigin’in yeğeni Yollug Tigin yazmıştır. Satırlar yukarıdan
aşağıya doğru yazılmış ve sağdan sola doğru istif edilmiştir.
Satırların uzunluğu 235 cm kadardır. Cetvelden çıkmış gibidir. Âbidenin
Çince kitabesinde Türk-Çin dostluğu, Türk İmparatorluğu ve Kül Tigin
methedilmekte, tanıtılmakta ve târihler düşürülmektedir. Bilge Kağan
Âbidesi: Aynı yerde Kül Tigin Âbidesinin bir kilometre uzağındadır.
Şekli, tertibi ve yapısı, tamâmiyle birincisine benzemektedir. Yalnız
biraz yüksektir. Bu âbidede Bilge Kağan hitabeder. Ayrıca Kül Tigin’in
ölümünden sonraki vak’aların ilâve edildiği görülür. Bu eser hem
devrilmiş hem parçalanmıştır. Tahribat ve silinti bunda çok fazladır.
Bu âbideyi de yeğeni Yollug Tigin yazmıştır. Her iki âbidede de Bilge
Kağan’ın sözlerinin dışında Yollug Tigin’in kitâbe kayıtları ve
ilâveleri yer almaktadır. Vezir Tonyukuk Âbidesi: Diğer iki
âbidenin biraz daha doğusunda bulunmaktadır. Devrilmemiş, dikili, dört
cepheli iki taş hâlindedir. Birinci ve daha büyük olan taşta 35, ikinci
taşta 27 satır vardır. Bu âbide, İltiriş Kağan’ın isyânına iştirâk eden
ve o günden Bilge Kağan devrine kadar devlet idâresinin baş yardımcısı
olarak kalan, VezirTonyukuk tarafından diktirilmiştir. Âbidede bu
kudretli ve tecrübeli müşâvir vezirin kendisi konuşmaktadır. Orhun
âbideleri, Göktürk Devletinin kuruluşundan yarım asır sonra, Türk
Beylerinin anayurttan uzaklaşarak, kendilerini Çin’in yumuşak
ipeklerine ve hileci siyasetine kaptırıp bozulduklarını anlatır. Eskisi
gibi iyi ve bilgili olmayan bu beylerin elinde Türk Devletinin nasıl
sarsılıp yıkıldığını aydınlatır. Bu yüzden tam elli yıl, Çin ilinde
esir yaşayan doğu Türklerinin, esirlik hayâtına alışamıyarak,
durmaksızın isyan ettiklerini ve sonunda muvaffak olduklarını, yeniden
istiklâl kazandıklarını anlatır. Sekizinci yüzyılda, Çinlilere karşı
yapılan İstiklâl Savaşı kazanıldıktan ve Türk bütünlüğü sağlandıktan
sonra, bunların unutulmaması için diktirilmiştir. Orhun Âbideleri
çok yönlü vesikalardır. Şöyle ki: “Türk milletinin adının geçtiği ilk
Türkçe metin olup; taşlar üzerine yazılmış ilk Türk târihi; Türk devlet
adamlarının millete hesap vermesi; milletle hesaplaşması, devletin ve
milletin karşılıklı vazîfeleri; Türk nizâmının, Türk töresinin, Türk
medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesîkası; Türk askerî
dehâsının, Türk askerlik sanatının esasları; Türk feragat ve
fazîletinin büyük örneğidir. Türk içtimaî hayâtının yüksek
tablosu; Türk hitâbet sanatının şâheseri, hükümdarâne edâ ve ihtişamlı
hitap tarzı; Türk milliyetçiliğinin temel kitabı; Bir kavmi bir millet
yapabilecek eser; Türk yazı dilinin ilk örneği ve başlangıcını mîlâdın
ilk asırlarına çıkartan delil, Türk ordusunun kuruluşunu ilk asırlara
götüren vesîka; insanlık âleminin sosyal muhtevası bakımından en mânâlı
mezar taşlarıdır. Orhun Kitâbelerinden, 12. asırda târihçi
Cuveynî, Târîh-i Cihângüşâ’sında bahsetmiştir. Ayrıca Çin kaynaklarında
da bu âbidelerden bahsedilmektedir. 1709’da Poltava Savaşında Ruslara
esir düşen İsviçreli subay Strahlanberg, 13 sene Sibirya’daki sürgün
hayâtında serbestçe gezip dolaştığı yerlerde incelemelerde bulunmuş,
1730’da kendi vatanına döndüğünde araştırmalarını yayınlamıştır. Bunun
üzerine 1890’da Heikel’in başkanlığında bir Fin, 1891’de de W.
Radloff’un başkanlığında bir Rus ilmî heyeti kitâbelerin mahalline
gönderilmiştir. Her iki heyet âbideleri tetkik edip, fotoğraflarını
Avrupa ilim merkezlerine dağıtmışlardır. Danimarkalı Bilgin V. Thomsen
1893’te Orhun yazısını çözmeyi başarmıştır. Son olarak Türk bilgini
Talat Tekin, Amerika’da Orhun Türkçesinin bir gramerini ve
kitâbelerinin yeni bir neşrini yapmıştır. Orhun Kitâbelerinin metninden
bir kısmı şöyledir: “Kişi oğlında üze eçüm apan Bumin Kağan İstemi Kağan olurmuş, Olırıpan Türk Buduning ilin törüsin tutan birmiş, iti birmiş. Tört
bulung kop yagı ermiş. Sü sülepen tört bulungdaki budung kop almış, Kop
baz kılmış. Başlığıg yükündürmüş tizliğig sökürmiş. İlgerü
Kadırgan yışka tegi, kirü Temir Kapıg-ka tegi kondurmuş. İkin ara idi
oksız Kök Türk ança olurur ermiş, Bilge Kağan ermiş, Alp Kağan ermiş,
Buyrukı yime bilgi ermiş erinç, alp ermiş erinç, Beğleri yime, budunı
yime tüz ermiş, Anı üçün ilig ança tutmış erinç.”
İLK BULUŞLAR
İlk kağıt fabrikasını kuran alim İbni Fazıl Kızamık ve çiçek hastalığını keşfeden; alim Razi Mikrobu bulan alim . Akşemseddin Cüzzamı bulan alim ... İbni Cessar Vebanın bulaşıcı olduğunu bulan alim İbni Hatip Verem mikrobunu bulan alim Kambur Vesîm Retina tabakasını bulan alim İbni • Rüşd İlk göz ameliyatını yapan alim Ammar İlk kanser ameliyatını yapan alim Ali bin Abbas Küçük kan dolaşımını bulan alim İbnünnefis İlk Tabipler odası başkanı Ali bin Rıdvan Sıfırı ilk kullanan alim Harizmi Trigonometriyi ilk bulan alim Battani Tanjant, kotanjant ve kosekantı ilk kullanan alim Ebul Vefa Trigonometri kitabını yazan alim Nasiruddin Tusi İlk trigonometrik dönüşüm formülünü bulan alim İbni Yunus Binom formülünü ilk bulan alim Ömer Hayyam İlk difransiyel kitabını yazan alim. Sabit bin Kurra Ondalık kesiri ilk bulan alim Gıyaseddin Cemşid İlk usturlabı yapan alim Zerkali Dünyanın döndüğünü keşfeden ilk alim Biruni Dünyanın çevresini ilk ölçen alim Musa kardeşler Güneşin yüzündeki lekeleri ilk bulan alim Fergani Yıldızların yer ve açıklıklarını ölçen ve ilk cetveli geliştiren alim Cabir bin Eflah İlk otomatik kontrol sistemleri tasarlayan alim Ahmet bin Musa Sibernetiği ilk kuran alim. İsmail-El Gezeri İlk optik temellerini koyan alim İbni Heysem Sesin .fiziki açıklamasını ilk yapan alim Farabi İlk torna tezgahını yapan alim İbni Karara Kanatlarla uçan ilk alim Hazerfen Ahmed Çelebi İlk uçağı yapan alim Ebu Firnas Yer çekimini ilk bulan alim Razi Sarkaçlı saati ilk yapan alim İbni Yunus Maddelerin özgül ağırlığını ilk hesaplayan alim Hazini Atomun parçalanabileceğim ilk bulan alim Cabir bin Hayyan Gök kuşağını ilk açıklayan alim Kutbettin Şirazi İlk kimya laboratuarını kuran alim. Cabir Saf alkolü ilk elde eden alim Razi Fosforu ilk bulan alim Beşir Havan topunu ilk bulan alim Fatih Sultan Mehmed İlk kıta seyahatnamesini yazan alim İbni Battuta İlk dünya haritasını çizen alim Mürsiyeli İbrahim İlk ecza kitabını yazan alim İbni Baytar
İBN-İ SÎNÂ (980-1037) İbn-i
Sînâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla
tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında
özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir,
ancak, İbn-i Sînâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı
ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına
kadar okunmuş ve kullanılmış olan el-Kânûn fî't-Tıb (Tıp Kanunu) adlı
eseri akla gelir. Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin Birinci
Kitabı, anatomi ve koruyucu hekimlik, İkinci Kitabı basit ilaçlar,
Üçüncü Kitabı patoloji, Dördüncü Kitabı ilaçlarla ve cerrâhî
yöntemlerle tedavi ve Beşinci Kitabı ise çeşitli ilaç terkibiyle ilgili
ayrıntılı bilgiler vermektedir. ATIN EVCİLLEŞTİRİLMESİ At
Türkler tarafından ilk defa evcilleştirilmiştir. At yük taşımacılığında
kullanılmış daha sonra savaşlarda hareket kabiliyetini artırması ve
silah olarak kullanılması ile Türkler arasında kullanımı artmış bozkır
kültürünün adını atlı bozkır Türk medeniyeti olarak değiştirmiştir.Türk
mezarlarından çıkan at cesetleri de Türklerin ata verdikleri önemi
göstermektedir.
|